3 Temmuz 2012 Salı

bütün duygusal ciddiyetimin içindeki sönmez ağbi


              İnsanın kendi kendine konuşmak için bile birtakım şartların sağlanmasına ihtiyacı olması çok saçma. Bir adam kendisiyle kalmak için misafire esneme numarası yapmamalı, “siz gidin, benim biraz işim var” diye yalan da söylememeli. Kendi kendine konuşmak bir iş değildir çünkü. Bir kişiden iki kişi çıkarıyorsun, ama kimse kimsenin patronu değil. Öyle iş olmaz. Hobi olabilir en fazla. Ben hobi sevmem. Hobi olarak yapılan bazı şeyleri severim aslında, ama insanların buna “hobi” demesi canımı sıkıyor benim. Kitap okumak ya da kitap yazmak “hobi” olamaz. Hobi her şeyden önce fonetik itibariyle komik bir kelime. Bunun dışında, karşıladığı anlam da biraz küçümseyici geliyor bana. Ben yaptığım her şeyi ciddiye alırım. Bazen çengel bulmacaya savaş açarım, resimdeki sanatçıya saygı duyarım, ama ona fotoğraf değil de resim diyen Ateş Böceği Ercan’a biraz hakaret ederim. Şimdi kendi kendime konuşuyorum. Bu bir hobi olamaz, çünkü kendimi ciddiye alıyorum. Çünkü başka hiç kimse ciddiye almıyor, ama ben alıyorum. Neyse ki hiç kimsenin hobisi değilim şimdilik, en azından kendime saygı duyuyorum.

                Aslında anlatacak hiçbir şeyim yok. İnsan kendinden çok fazla şey saklayamıyor, çok fazla mesafe koyamıyor araya. Bu yüzden ne anlatacak olsam “biliyorum” diye kesiyor ibne. Ama bugünlerde biraz duygusal olduğum için hassasiyetimin farkında. Bu yüzden, bugün akşama doğru o istedi bu kendi kendine konuşma terapisini. Ben de kıramadım, kabul ettim. Votka da açtım. Badem de var, ama bayat biraz. Siktir et, sigara taze. Sigarayı da bırakamadık. Siktir et, akciğer de taze.

                Aldım kendimi karşıma, besmele çektim, bir yudum içki bir yudum sigara içtim, başladım anlatmaya:

                “ Bir şeyi çok sevince ilk başta nefes ritmim değişiyor. Sonra kalbim vardiya değiştirip gece çalışmaya başlıyor daha çok. Çünkü geceleri insanlar bazı konularda daha duygusal olur. Gündüz öyle değil, gündüz duyguların pek aklına gelmez. Daha çok minibüsçünün para üstünü ne zaman göndereceğini, telefonu nerede şarja takacağını ya da bilgisayarı kapatıp açınca dünyadaki bütün sorunların bir anda bitip bitmeyeceğini falan düşünürsün. Ama geceler farklı, hava karardıktan sonra genelde çok fazla şey düşünemez insan. Düşünse de fazla odaklanamaz. Herkes geceleri kendisiyle hesaplaşır. Ya da başkasıyla hesabı varsa onu nasıl halledeceğini falan düşünür. Ama ne olursa olsun, güneş battıktan sonra insan aklı daha bireysel çalışır. İşte eğer bir şeyi çok seviyorsan gecelerini hep onu düşünmeye ayırırsın. Bazen yatmadan önce oyuncağını nereye saklaman gerektiğini düşünürsün, uyanınca en kolay nereden bulabileceğini düşünürsün, bazen aşık olduğun kızı düşünürsün. O’nu hiçbir yere saklayamazsın ama, içindeki otelin en kral dairesini tahsis edebilirsin en fazla.
                Yaklaşık 4 ay önce bir gün çok aşık oldum. Sonra bir gün kimseye haber vermeden gittim bi yerde kendime rakı söyledim. Rakı böyle durumlara en uygun içkimizdir. Rakıyı Sönmez Ağbi getirdi, meyhane gündüz vakitleri boş olur. Bundan istifade ederek benimle sohbet etmeye yeltendi, ben de ona “Sönmez Ağbi, seni ne kadar sevdiğimi bilirsin. Bir akşam çok sarhoş olduğumu görüp hesabı bile almadan beni arkadaşına teslim edip arabayla eve bıraktırdığını mesela hiçbir zaman unutamam. Ama şu an durum biraz kritik, eğer senin için de bir sakıncası yoksa müsadenle ben promilimi ufak ufak artırırken aynı zamanda kendi kendimle bir şeyler tartışacağım” dedim. Anlayışla karşılamadan önceki son sözü “o akşam hesabı vermiştin oğlum, onu da mı hatırlamıyorsun” oldu. Kart ekstresinde “bahar turizm tic ltd şti” gibi bir şey yazıyordu, ertesi gün baktığımda “gece seyahat ettim galiba” demiştim, meğer bizim birahanenin ticari unvanı değişikmiş. Kara para aklıyorlar kesin, dedim kendi kendime. Sonra elimin tersini hafifçe sallayarak Sönmez Ağbi’yi terbiyesizce başımdan savdım. Neyse ki çok üzerinde durup küfürlü karşılık vermedi. Dayanamaz saldırırdım. Sönmez Ağbi taş çatlasa 60 kiloydu, basit bir numarayla yıkardım onu, ama kasadaki şişman müdür kafamı karıştırıyordu bazen.
Her neyse… 4 ay önceydi. O gün orada iddialı sayılabilecek bir promile ulaştım. O süreçte kendi kendime bir sürü evrak uzattım, hiç okumadan imzaladım. Kağıtlarda yazanların ana temalarını biliyordum. Birini kendinden bile daha fazla sevmeyi, birini uçan kuştan, tezgahta yürüyen karıncadan, en yakınlarından, en uzaklarından, hemcinslerinden, karşı cinslerden hatta kainattaki iki ayaklı dostlarımız homoseksüellerden kıskanmayı, birinin söyleyeceği bir sözle miraca yükselebilip bambaşka bir sözüyle cehennemin kızgın şezlonglarında yanmayı göze aldığını, bazen bir şarkı duyunca ağlayacağını,  bir yerde bir silah varsa o silahtan çıkan mermiyi gerekirse kendi kafanda yumuşatacağını ama O’nu hep koruyacağını kabul edip etmediğini soran yazılardı. Hepsini imzaladım o gün.
O günün üstünden yaklaşık 4 ay geçti. “Aşık olmak” dediğimiz şeyin anlık bir şey olmadığını öğrendim 4 ayda. Aslında dilbilgisi açısından baktığımızda bir anda olan bir şey gibi duruyor. Ama süren bir eylemmiş. Aşık olmak günlerce, haftalarca, aylarca süren, üstüne sürekli bir şeyler eklenen, yuvarlandıkça büyüyen bir kartopuymuş. Hala yuvarlanıyorum. Birkaç gündür biraz daha hızlı yuvarlanıyorum. Dünyada her an, bir yerlerde illa ki kar vardır. Kürenin bir tarafı sıcaktan insanları bile eritirken, tam tersinde her zaman kartopu oynayabilecek bir yerler bulabilirsin. Bugün bunu fark ettim. Dünyada çocuklar veya en kötü ihtimalle penguenler kartopu oynama fırsatına sahip olduğu sürece benim aşkım bitmeyecek. Biterse zaten kıyamet. Kendi kıyamet borumu kendim üfleyecek kadar bilincimi kaybedeceğimi sanmıyorum. “

                Bugün kendi kendime bir sürü şey anlattım. Bazılarını hiç ifade edemedim, içimden söyledim. Yukarıdakiler anlatabildiklerimdi. Anlatamadıklarım, dilimin dönmedikleri, Türkçeye çeviremediklerim hala cebimde duruyor. Anlatırım bir gün. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder