25 Ocak 2012 Çarşamba

gitme yoksa altına işerim

yol boyunca tek bir şey düşündüm. kafamı kemiren, beynimi ele geçiren, boğazımda yumru olan, yüreğimi kaza geçirmiş bir arabanın camları gibi paramparça eden tek bir şey vardı: nasıl bırakıp gitmişti beni?

tam 16 aydır hayatımın tek güzel şeyiydi. gülmeyi oldum olası sevmeyen benim gibi bir insanın yüzüne öyle bir gülücük oturtmuştu ki, o yanımda yokken bile gülüyormuş gibi hissediyordum kendimi. geride kalan 16 ayın her gününde mutlu uyanma sebebimdi. bir insanın bir insanı bu kadar fazla sevebileceğine hiç inanmıyordum, insanlara inancımı çoktan kaybetmiştim ki, o girdi hayatıma. bir daha hiç çıkmayacağına o kadar inanmıştım ki, çıktı gitti işte.

bir cafe'de oturduk. çok az konuştuk. bugüne kadar ona aldığım her şeyi bir kutunun içine koyup bana getirmişti. "ayrılmak istiyorum artık" dedi. hiçbir şey söyleyemedim. evlerinin altında dayısının işlettiği tekel bayiinden aldığını anladığım, üstünde "muratti" yazan kahverengi karton kutuyu verdi ve kalktı gitti. aklımda binlerce soru ve elimde kocaman bir "muratti" kolisiyle eve geldim.

koltuğa oturdum. bir sigara yaktım. ağlamak istedim, başaramadım. telefona baktım, ne mesaj vardı ne arama. sesini kıstım. sigaramı söndürdüm, hemen telefona baktım, yine bomboş. bir sigara daha yaktım, sigarayı sehpanın üzerindeki kül tablasına koyarken telefonun ışığını tekrar yakıp baktım, yine bir şey yoktu. "nasıl olsa bakmadan duramıyorum, bari sesini açayım" dedim. hayatımın en berbat gününü geçiriyordum dört duvar arasında.

kalktım, bilgisayardan müzik açtım. bir kağıt buldum, bir şeyler yazmaya çalıştım. bir iki cümle yazıp bıraktım. kafamı bir türlü toparlayamıyordum. sürekli aklıma o ve eşsiz güzellikteki gözleri geliyordu. sebebini bir türlü anlayamıyordum. ben onu sevmekten başka hiçbir şey yapmamıştım, ona hiçbir kötülük yapmamıştım. her şey nasıl bir anda bu kadar kötü olmuştu anlam veremiyordum.

bilgisayardan geçmiş konuşma kayıtlarımızı açtım. anlamaya çalışıyordum. tarafsız bakarak benden ayrılmasının sebeplerini bulmaya, fark etmeye çalışıyordum. dakikalarca okudum. her şey çok normaldi, hiçbir aykırılık, hiçbir problem yoktu.

badboy:
napıosun aşkm:)
selen:
iidir, snden nbr?
badboy:
iyiym bnde, sni çok özledm:)
selen:
bende çok özledm
badboy:
yarn sinemya gdelm mi? :D

Bir titreşim gönderdiniz!

selen:
yk ya,yarn annemle alşverşe gdcez.
badboy:
hmm ok.
badboy:
feys şifrni wersne bi..

Bir titreşim gönderdiniz!
Bir titreşim gönderdiniz!
Bir titreşim gönderdiniz!

gibi gayet normal, son derece sorunsuz diyaloglarımız olmuştu hep. bu ilişkinin neresinde hata yaptığımı bir türlü anlayamıyordum. o sırada gözüm "muratti" kolisine takıldı. çok zor olacağını biliyordum, koliyi açtığım anda odamın onun kokusuyla dolacağını, kendimi çok kötü hissedeceğimi biliyordum, ama açtım. işte oradaydılar. ona aldığım her şey. paketlerini açarken gözlerini ışıl ışıl parlatan, heyecanlı gülücükler saçmasına sebep olan her şey oradaydı. "eğilince götün gözüküyor" diye kızdığım için giydirmeyip de large'ını aldığım tişörtü de yollamıştı. o an boğazımda bir şeyler düğümlendi. ağlamak üzereydim, ama tuttum kendimi. devam ettim. onun evinde unuttuğumu düşündüğüm fiber tespihimi aradım, ama göremedim. bir doğum gününde sırf o babet istiyor diye 2 gün boyunca bütün mağazaları dolaşıp yorgunluktan ölmek üzereyken bulduğum 40 numara puantiyeli babeti görünce onu verdiğim anki duygusal anı düşündüm. işte o an daha fazla dayanamadım ve koliyi kapatırken birkaç damla yaş süzüldü gözlerimden...

pencereye çıktım, "fuck you!" diye haykırdım. yan komşu leman teyze baktı, bir şey demesine izin vermeden "afedersin leman teyze, hayat çok üzerime geliyor bazen. ayrıca fuck you 'kahretsin' demektir, çok yadırganacak bir durum yok" diyip içeri girdim. artık vakti gelmişti. aylardır sakladığım viskiyi aldım vitrinden. "bu gece beraberiz" dercesine elimde tutup biraz süzdüm, 3 tane burn alınca bakkalın eşantiyon olarak verdiği uzun burn bardağının ağzına kadar doldurdum viskiyi. büyük bir yudum aldım, bardağı tekrar masaya vurdum. bir sigara yaktım. müziği sonuna kadar açtım. şarkıcının toplamda 6 kez haykırdığı "aaay!"ların ilk üçüne aynı coşkuyla eşlik ettim, dördüncüsünü duyduğumda tuvalette kusuyordum.

elimi yüzümü yıkayıp odaya geri geldim. aç karna içtiğim için viskinin dokunmuş olabileceğini düşündüm. midem müthiş bulanıyordu. kanepeye uzandım. gözlerimi kapattığım anda midem bulanıyordu. "eh be selen" dedim kendi kendime, "midemi bulandırıyor bunları düşünmek. geçmişi düşünmek bünyeme ağır geliyor. nasıl yaptın bunu bize? nasıl?"

burnumdan derin nefesler alıp ağzımdan vere vere, kusmayı düşünmemeye çalışarak gözlerim yarı açık uyuyakalmışım. uyandığımda masanın üzerinden sigaramı alırken üzerinde azıcık yazı olan a4 kağıda takıldı gözüm: "içim yanar içim kanar da, seleeeen!!!" yazıyordu. yırttım attım.

4 yorum:

  1. Hey! Kendine bunu yapma bir daha genç!!

    YanıtlaSil
  2. reyiz tüm vaktini tvaytıra harcıyosun arada yazda okuyak diyorum...

    YanıtlaSil
  3. olm ciddi ciddi okuyodum lan badboyu görunce hayal dünyanın genişliğini anladım:)ama yazıların çok iyi. twittırm bile yok dolana dolana buraya nasıl geldim bilmirem

    YanıtlaSil