24 Aralık 2011 Cumartesi

yakışıksız ölümler yakışıklı cesetler

Gardırobun kapısını açtım. Dededen kalma simsiyah uzun paltonun büyük cebinden, dededen kalma simsiyah namlulu, kahverengi kabzalı Fransız onlusunu aldım. Takım tam sayılırdı, bir tek içinde dedem eksikti. Gerçi o da eksik olmasa, kendisini üstünde çok kalın bir palto ve cebinde bir silahla gardıroba asmış olmamıza sinirlenirdi büyük ihtimalle. Her neyse… Bu silahı buradan en son yaklaşık 2 sene önce temizlemek için çıkardım. Sen evde yokken işimi bitirip yine yerine koydum.

Görmeni istemedim silahı, korkarsın diye düşündüm. Elimde bir süre anlamsızca tuttum silahı. Sonra şarjörünü çıkardım, içinde 4 tane 7.65 mermi vardı. Dedem bıraktığında da 4 tane vardı. Bir gece, ben çok küçükken, olay yeri inceleme ekibi bizim evin bahçesinde bu 4 merminin aynısının boşlarından bulmuştu iki tane daha. Dedemin kafasında sadece bir tane delik vardı ve polis iki defa ateş edildiğini söylüyordu. 5 yaşındaydım ve polisin bu tavrından sadece bir tane sonuç çıkarabildim o gece: dedem dünyanın en kusursuz silahşörüydü. Öyle bir nişan almıştı ki kendi kafasına, ilk mermiyle deldiği yere ikinci mermiyi basketbol tabiriyle deliksiz sokmuştu. Bu, tanıdığım en eğlenceli insan olan dedemin bize bıraktığı son komik fıkrasıydı. Hala aynı şeye inanıyorum, fikrim hiç değişmedi. Dedem hala yeryüzünün gördüğü en büyük nişancı. Sırf bu yüzden bile, keşke şimdi yanımda olsaydı.

Yatağın kenarına oturdum. Günler sonra ilk defa ev bomboştu. Sessizliği ve yalnızlığı çok özledim günlerdir. Karşımdaki aynaya baktım, saçlarım biraz daha beyazlamış gibi göründü gözüme. Sakallarımda hiç siyah kalmamıştı zaten neredeyse. Çok yakışıklı gördüm kendimi. Hep böyle olur zaten, ne zaman lazım olmasa birdenbire çok yakışıklı olur insan. Ne zaman ki evden hiç çıkmayacaksın, o gün çok çekici olursun. Sen de hep saçlarının kirli ve yağlıyken daha güzel olduğunu söylerdin. Haklıymışsın, bitiklik insana farklı bir karizma veriyormuş.

Acaba o gece annenin kapısına gittiğimde, ağlayarak bir şeyler söylediğimde, sözümü bitiremeden ona sarılıp kollarında bayıldığımda da karizmatik miydim? Nasıl görmüştü sence beni?

O gece arkadaşlarınla birlikte çekilmiş bir fotoğrafın var mıydı acaba? Sen de her zamankinden daha yakışıklı mıydın? Sabaha karşı bomboş yolda saatte 170 kilometre hızla giden sarhoş orospu çocuğu senin gözlerini görebilmiş miydi acaba frene basmaya karar vermeden önce? Saçlarına dikkat etmiş miydi? Kız arkadaşının evine gitmek için karşıdan karşıya geçerken, içinde bir şişe votka olan siyah bir poşet varken elinde, son bir kez baktın mı acaba o aracın şoförünün gözlerine? Sahiden en az ihtiyacının olduğu o anda, sen de çok yakışıklı mıydın?
47 yıllık hayatımın son 22 senesinde bir tek sen vardın yanımda. Hep önce ben giderim diye düşündüğüm için, o gece senin telefonundan beni arayan polise hiç inanmadım. Bütün ana haberlerde duyduğum "olay yerinde hayatını kaybetmek" cümlesini hiç bu kadar yankılı duymamıştım hayatımda. Olay yerlerini oldum olası sevmem. Hep bir tatsızlık olur olay yerlerinde. En az bir şeyini kaybedersin. Hiçbir zaman ilk sevgilini öptüğün yer bir olay yeri değildir çünkü. Olay yerlerinde hep kötü şeyler olur. Hep bir şeylerini kaybedersin. Bazen cüzdanını kaybedersin bir olay yerinde, kendine küfredersin. Bazen oğlunu kaybedersin, aklına gelen her şeye küfredersin...
Çok küfrettim o gece olay yerinde, duydun mu? O şoförü öldürmemi engelleyen polisi dövdüm, sonra şoförü tekrar aldım elimin altına, gördün mü? Sonra bir ara onu öldürüp senin yanına göndermenin sana haksızlık olacağını düşündüm. Tamam, sen cennet o cehennem belki ama sen oraya daha yeni gitmiştin ve ben hep, herkesin önce bir süre lobide bekletildiğini düşündüm. Şimdi hemen göndersem onu da oraya, illa ki karşılaşırdınız. Korktum, bıraktım.

Tam 6 gece oldu sen gideli. İlk defa yalnız kalabildim. Günlerdir bu anı bekliyorum. Bir dakika bile uyumadım, rüyamda seni görürüm diye. Çünkü biliyorum, bunu bekliyorsun. Gözümü kapattığım anda gelip "baba, beni burada ocak başkanı seçtiler" diye taşak geçeceksin yine. Ya da "Allah velimi çağırdı baba. Şaka şaka korkma hemen" diye itlik yapacaksın. Keyfinin yerinde olduğunu söyleyeceksin, evhamlanmamam için belki biraz da uyduracaksın. "Ben artık yalnız kalabilirim, sen gelme." diyeceksin. Ama uyumam. Artık hayatımda sadece bir kez uyuma hakkım var. Dedem de böyle söz vermişti kendine, eminim...

İlk okula başladığın günü hatırlıyorum şimdi. Bütün gün bahçede beklemiştim seni. Sonraki gün de bahçedeydim, sonraki bir hafta boyunca da... Sonra bir gün ders çıkışında bir çocuğu dövüp geldin yanıma. Öğretmenin "velini çağır" demiş. Geldin, "Velim kim benim? Öğretmen onu çağırdı.İyi ki birini dövdük, hemen avukatımı mı çağırıyorlar? Bizim velimiz kim baba, avukat Ekrem Amca mı?" dedin. Güldüm, gittim öğretmeninin yanına. "Olur öyle şeyler" dedim. Çok da üstelemedi benden yaşlı ve benden çok daha tipsiz olan kıllı kulaklı öğretmenin. "İyi bari, lavuk pek kitipiyoz bir tipmiş. Yeni bir idolle falan uğraşamam, benden daha karizmatik biri şimdilik yok bizimkinin önünde" diye sevindim bütün kıskançlığımla. Sonra "git artık" dedin bana bir ders arasında, "artık gelmene gerek yok baba, alıştım ben" dedin. O gün çok korktum, zaman geçtikçe bana artık hiç ihtiyacın olmayacak diye düşündüm. Ama geçen sene doğum günümde bana "hayatımın sonuna kadar sana hep çok ihtiyacım olacak" dedin yine. Yaşlandıkça azalmaya başlayan gücümü her fırsatta şarj ettin.

İşte bu yüzden, cennete kaydını ben yaptırmalıyım yine. Elinden tutup kapıya kadar eşlik etmeliyim. Cennetteki ilk gününü dinlemeliyim senden. İstediğin an istediğin şarabı içebilip içemediğini onaylatmalıyım sana. Herkes aynı yaşta oluyor diyorlar cennette, Atatürk'le aynı sınıfa düşüp düşmediğini öğrenmeliyim. Atatürk'ün Adnan Menderes'e karşı tutumunu anlatmalısın bana keyifle, "Baba valla Atatürk tokadı bir çekti, görmen lazımdı" demeni duymalıyım. Gerçekten cennet cehennem varsa ve benim rezervasyonum cehenneme yapılmışsa misal, seni uygun bir dille Deniz Gezmiş'e emanet edip gidebilmeliyim.

Çenemin altına dayıyorum namluyu. Aslında dedem gibi alnıma dayamayı planlıyordum, ama elimi o kadar dik tutamayıp son anda açıyı kaybedebilirdim. Bu da beni en iyi ihtimalle felç bırakırdı, daha da boktan olurdu her şey. Dayıyorum silahı kabakulak olduğunda çok ağrıdığını söylediğin bademcik bölgesine. Dedem gibi aynı deliğe kusursuz iki mermi ateşlemeyi planlıyorum. Aynada bu sahneye son kez bakıp gözümü kapatıyorum. Çekiyorum yavaş yavaş tetiği...

...Hayatımda duyduğum en net ses. Önce büyük bir patlama, sonra çok tiz bir çınlama. Kurşunun kafamı aşağıdan yukarı kat ettiğini hissediyorum. Bu kadar düşünme payım olacağını tahmin etmiyordum. Bilinçli bir şekilde düşünüyorum. Kurşun gidiyor, önce burnumu, sonra sağ gözümü parçalıyor ama hala içeride. "hassiktir" diyorum, "olmadı, kurşunun yolu bitmek üzere ama hala düşünebiliyorum." içimden. Kurşun biraz daha yol alıyor. Alnıma çok yakın geçiyor ama alnımı delip çıkmıyor dışarı. Hala içeride. Ve evet, dedem haklıymış, ben yolu fazla uzatmışım. Gerçek şalter çok yukarıdaymış benim yola çıktığım yere göre. Ama oluyor. Aynı silah, ikinci bir şaltere yolluyor bir başka mermiyi, dedemden sonra. Evet oluyor, bütün o çınlama kurşunun kafa tasımdaki bir butona tıklamasıyla bitiyor.

Sessizlik.

Bir lobideyim. Sarılıyorsun bana. Ölülerin de ağladığını öğreniyorum. Sarılıyorum sana, haftalarca ağlıyoruz. Sonra "Rüyalara girmeyi öğrendim, ama hiç uyumadın baba" diyorsun. "Su uyur, baba uyumaz" diyorum sırtına vurarak, "veli toplantısı başladı mı?"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder