21 Nisan 2011 Perşembe

düşsel hafıza

Üzerinde 6 yazan butona bastım. Bunu, 6. kata çıkmak için bindiğim hemen hemen bütün asansörlerde yaparım. Ama buna rağmen “6. kata mı çıkıyorsunuz?” diye sordu. Kafamı salladım. Bunu da, ne zaman “evet” demek istesem yaparım. O da üzerinde 8 yazan butona bastı. Ama baştan bıraktığı kötü izlenim, bende sanki 8. kata çıkmak için bindiği bütün asansörlerde bunu yapmıyormuş intibaı uyandırdı. -2 adlı kattan 6. kata çıkmamız biraz vakit alacaktı. -2’nin cehenneme tekabül ettiği bir coğrafyada, arabamızı park etmiştik ikimiz de. Birbirini tanımayan iki kişinin asansör yolculuğu her zaman germiştir beni. Ayna tarafındaysam yine çok fazla problem değil. Ama eğer aynayı kullanma hakkını yol arkadaşıma kaptırdıysam, çilem bitmiyor. Asansör aynası, birbirini tanımayan iki insanın kullanması için uygun bir ayna değildir. Önümde tanımadığım bir kadın aynaya bakarken, ben de arkasından diklenip aynaya bakıp sivilcemi sıkamam mesela. Sivilceyi sıkmayı bırak, kendime bile bakamam. Ne lan o öyle, sevgilisinin yanında tıraş olan gereksiz erkek gibi?

2. katla 3. kat arasındayken aldım kokuyu. Ne zaman duysam kalbimi sıkıştıran, yersiz bir şekilde başımı döndüren ve aklıma tek bir sahne getiren bir kokudan bahsediyorum. Aslında çok basit bir şey. Herkesin bildiği bir parfüm markası. Herhangi bir parfümcüye gidip ismini söyleyip ulaşabileceğin bir koku. Eğer çok saplantılı bir erkeksen, gerçekten de bir kozmetikçiye gidip, bir şişe bayan parfümü alıp evine dönebilirsin. Çok saplantılı bir erkek olarak sana bunun garantisini verebilirim. Ama işte asansördeki bu güzel bayanda olduğu gibi, sana o koku kimin teninde iz bıraktıysa; onun dışında herkeste, her yerde olduğu gibi, eksik olacaktır o koku. Parfümün tenle uyumu klişesinden falan bahsetmiyorum, ya da asansördeki kadının ter koktuğunu, parfümün o ter kokusuyla birleşince bok gibi bir hal aldığını falan söylemiyorum kesinlikle. Yukarda Allah var -hatta sadece yukarda değil, arabaları bıraktığımız -2 adlı telefonların çekmediği katta da, her yerde de Allah var- asansördeki kadının fiziksel bir kusuru yoktu. Temizdi, güzel kokuyordu, saçları çok güzeldi. Sadece biraz iq’su düşüktü belki, ondan da banane. Fakat, morfolojik olarak kusursuz olan bu hanımefendide bile eksik duran o koku, benim o asansörde nefesimin kesilmesine sebep oluvermişti işte.

Koku üzerine milyonlarca şey düşünülmüştür bilimsel olarak. Bütün hislerden farklı bir hormonal uyarılmadan bahsedilmiştir, insan beyninin en uzun süre hafızada tutabildiği tek duyu olduğu söylenmiştir, deja vu denen enteresan olayın tek sebebi olduğu bile iddia edilmiştir. Belki hepsi doğrudur, belki hiçbiri doğru değildir. Ama tek bir gerçek var, insanın yaşayabileceği en büyük uyuşukluğu yaşama sebebidir, benim bildiğim en etkili uyuşturucudur koku. Afrodizyak etkili parfümlerden bahsedilir, bununla ilgili filmler yapılır, kitaplar yazılır, şehir efsaneleri yaratılır. Ve fakat, aslında herkes bilir ki, herkesin afrodizyağı farklıdır. Herkesin afrodizyağı, tek bir tendedir, o tenle temas eden tek bir kokudadır.

Bir hikaye vardır; çocukla kızın el ele tutuştuğu ilk yer Eminönü’ndeki alt geçittir. Bilen bilir, Eminönü’ndeki alt geçit ter ve bok karışımı bir aromaya sahiptir. Ancak gel gör ki, seneler sonra o çocuk o alt geçitten tek başına geçip o boku tekrar kokladığında, suratına aptal bir tebessüm oturur. Hayatının en duygusal anını buram buram osuruk esansının içinde yaşar.

Alt geçitteki o ebleh suratlı çocuktan tek bir farkım vardı. Hayır, surat değil. Hatta belki ben, o kokuyu her aldığımda o çocuktan daha da mal bir ifadeye bürünüyordum, bilemiyorum. Farkımız, benim daha güzel bir kokuyla sarhoş olmamdı. Ve dedim ya, o kokuyu ne zaman alsam, tek bir sahne gelir oturur gözümün önüne. Görsel hafıza dediğimiz olay bende pek bir unutkan olduğu için, hayatımın da en büyük mucizesi olarak kalacaktır işte bu parfüm.

Babamın parmaklarındaki sigara kokusunun hiçbir yerde bana aynı huzuru vermemesi, yeşil tüpteki arko krem’in annemden başka hiç kimsede aynı şekilde kokmaması gibi, yeğenimin yanaklarının poğaça kokması gibi, ama öyle kokan bir poğaçayı bugüne kadar hiçbir pastanenin yapmamış olması gibi… Duyduğum her yerde, karşıma çıkan ilk duvarın bana aynı tabloyu göstermesi gibiydi, asansördeki hiç tanımadığım, bir daha hiç görmeyeceğim kadının, farkında olmadan bana yaşattıkları. Gidip bir kozmetik mağazasından aldığım 50 cc’lik şişenin içindeki sıvıdan çıkan eksik kokunun, boşluğa sıktığımda çırılçıplak kalan acizliği de hep aynı şeyi hatırlatır bana. Hep tek bir sahne. Hayatımın pause butonu. Beynimin afyonu. Tek bir sahne…

Birkaç sene önce, dünyanın en pesimist ressamının çizdiği, dünyanın en karanlık, anlayanı en çok ağlatan, ama tabi ki her resimde olduğu gibi çok az insanın anladığı, elbette ki çok az insanın ağladığı tek bir tablo. Sadece tek bir kare. Tek bir sahne…

Çocuk kızın elini tutuyor. Hemşire kızın düzenli bir ilaç kullanıp kullanmadığını soruyor. Çocuk “kullanıyor, göstereyim” diyor ağlayarak. Ama kızın elini bırakmak da istemiyor. Tek eliyle kızın çantasını açıyor, ters çevirip döküyor, lanet beyaz floresanın aydınlattığı ambulansın zeminine. O sırada işte, bir şişe düşüyor yere, kırılıyor. Hemşire ilaçları alıyor. Çocuk kafasını çantadan kaldırıp tekrar baktığında kızın koyu kahverengi gözlerini son kez açık görüyor. Tek bir sahne. Dünyanın en çirkin yerinin dünyanın en güzel kokusuyla titrediği o son karede çocuk, kıza son kez dokunuyor…

...asansörden çıktım, kapısında “kardiyoloji” yazan odaya girdim. “Kalbim düzensiz atıyor” diyerek şikayetimi anlattım. Doktor ekg istedi. “Bir şey rica edebilir miyim?” dedim. “Eğer yanılmıyorsam, buna sebep olan şeyi biliyorum. Tahlil odasına parfümümden biraz sıkabilir miyim?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder