10 Şubat 2011 Perşembe

ayrılık adisyonu

Masadaki telefonumun ışığını tekrar yakıp saate baktım. Tam 14 dakikadır hiç konuşmamıştım. O da çok konuşmuyordu aslında. Sadece ara sıra beni suçluyordu. “Her şeyi sen mahvettin, ben yaptıklarımdan pişman oldukça, toparlamaya çalıştıkça sen dağıtmaya başladın bu kez her şeyi” derken kaşının hemen üstündeki beni fark ettim. “Bu ne zamandan beri var yaa?” desem kızacaktı o yüzden suskunluğumu korumaya karar verdim. Fark edildiği üzere her şeyi ilk mahveden ben olmamıştım. O bozmuştu, ben de toparlamasına izin vermemiştim. Aslında karşı atak yapmak istedim bir ara, ama 16 dakikalık rekor suskunluğumu “bir bira daha alabilir miyim lütfen?” şeklinde bozarken 9. Birayı istediğimi fark edip, konuşmamamın daha makul bir fikir olduğunda karar kıldım. Tamamen birbirimizi hayatımızdan çıkarma amaçlı bu son buluşmamızı sarhoşluğumla taçlandırıp son dakikada ilişkideki tüm pozitif etkimi yıkmak istemezdim. Ki doğduğumdan beri her olayda, her fırsatta geliştirebildiğim tek yeteneğimin “haklıyken haksız duruma düşmek” olduğunu bile bile öne geçtiğim bu maçı ona vermeye niyetim yoktu bu kez.

Yeni biramdan bir yudum alırken tekrar gözlerini gözlerime dikti. Kaçırmak istedim, vazgeçtim. “he canım?” der gibi baktım, o da “bok iç pis alkolik, kime anlatıyorum ki ben!” der gibi baktı. Akabinde “seni hiç affetmeyeceğim” dedi ve anladım ki, ona göre bu maç berabere gidiyordu. Artık olaya el koymaya karar verdim. “Sen…” dedim ve ara verdim. Bu haliyle çok şairane oldu aslında ama ben ne söyleyeceğimi bilemediğim için verdim bu arayı elbette. Benim şiirsel aram uzayınca “ne ben!?” dedi. Uzun süredir sadece “bir”, “bira” ve “daha” kelimelerini kullandığım için diğer kelimeler biraz zorlayacaktı beni. En mallaştığım anda devam ettim cümleme:

-Sen bozdun her şeyi. Bu maç benim hakkım!

Cümlem biter bitmez içimden “maç ne lan, iyice gerizekalı olduk şimdi kızın gözünde” diye düşünüyordum ki cevap verdi:

-ama ben çok pişmanım…

Evet, enteresan bir şekilde maç angutluğuma takılmamıştı ve son şutumu da tutamayıp yere yatmıştı. Ben gol sevincimi yaşıyor, tribünlere öpücük atıyordum. Zihnim sahaya geri döndüğünde gözlerine baktım, ağlıyordu. Evet, bana sadece tek bir cümle kurma hakkı veren alkol duvarını utandırmamış ve ilginç bir şekilde intikam almıştım. Şimdi kendi sessizlik rekorumu kırmaya hazırdım. Arjantin bardağımı havaya kaldırdım ve yenisini bu kez konuşmadan istedim.

10. biramın ilişkimizin son buluşmasında hesaba nasıl yansıyacağını düşündüm. 70 lirası benim cezamdı adisyonumuzun. Sokakta çocuklarla içsem 30 lira bile ödemeyecektim ve dakikada 50-60 kelime kadar da konuşacaktım muhtemelen. Zarardaydım. Yani en azından bu akşam için zarardaydım. Yoksa bilmem kaç aylık bir ilişkinin bitişine tekabül eden bu anlarda, ilişkimizin adisyonunu gözden geçirdiğimde; en azından nihayet her şey bitebildiği için az da olsa kârdaydım.

Aslında her şey daha önce bitmişti zaten. Ama bu kez öncekiler gibi olmamıştı, pıt diye bitememişti her şey. Hep bir round eksik kalmış gibi geliyordu bu amansız savaşımızda. İlk yumruğu o atmıştı, ben de dinlenip dinlenip arada çakıyordum. Ama sanırım bunu da tam yapamıyordum. Zaten ilişki konusunda hiçbir zaman öyle aşırı yeteneğim olmadı. Aldatılmamayı bile beceremiyordum insan gibi. Arkadaş, insan kendini aldattırır mı? Kişi önce kendisine saygı duyacak değil mi?

Neyse.

Son buluşmamızı akşama doğru sakin olan, ama belli bir saatten sonra fazla yüksek sesle müzik çalan bir yere denk getirmemiz iyi olmuştu. Müzik abartana kadar hızlı hızlı içip, şimdi kafam güzelken rahat rahat mayışabiliyordum. Konuşmak zorunda da değildik, zira konuşmamız gereken bir şey kalmamıştı. Ben sahadan galip ayrılmıştım, çünkü rakibim ağlıyordu. Lady Gaga da insana sarhoşken inanılmaz güzel gelen sesiyle eşlik ediyordu ben ve eski sevgilimin tam bir kral tv klibi şeklinde cereyan eden sessiz ve ağlamalı iğrenç klibine: Ale-Ale-jandro Ale-Ale-jandro… Birazdan eski sevgilim kalkıp bana “i’m not your babe” diye bağıracak ve tokat atacakmış gibi hissettim, korktum. Neyse ki yapmadı. Yan masamızdaki iki kızın durmadan bizim masaya baktığını hissettim. “Vay, hemen kısmetim açılıyor demek ha” diye şımardım içimden kendi kendime. Sonra düşündüm hayır, bir masada bir erkek ve ağlayan bir kız varsa, halkımız bakar yani çok da tuhaf bir şey değil. Rahatsız oldum, yardımcı olmak istedim. Tam ben “neden ağlıyorsun?” diye soracakken o “biz çok farklıydık birbirimizden” dedi, sanki çok anormal bir şeymiş gibi. Ağlamayı bırakmıştı. Sanırım son bir karşı atak peşindeydi, en azından beraberliği kurtarmak istiyordu tekrar. “Zaten olmazdı, iyi oldu bitmesi” demeye getirecekti, biliyorum. “İşte o yüzden aşık olduk birbirimize zaten” diye cevap verdim, gözlerimi balık gibi devirerek hatta belerterek(göz belertmek ne demek bilmiyorum, ama o kadar göz hareketi içinde illa onu da yapmışımdır o an), ses tonum ve mimiklerimle “Ya hala neyi zorluyorsun ki?” ifadesi vermeye çalışıyordum. Ama o aptal gibi suratıma bakmaya devam etti. Allah allah, biraz daha mı konuşsam acaba, anlamadı mı ki ne demek istediğimi, diye düşündüm. Ya valla kusura bakmasın da, birlikteliğimizin son anlarında, ne söylesek altın harflerle yazılacak dakikalarda bu kadar düz bir cümle kurması aptallıktı. Yok yere farkı açacaktım maçta sırf onun stratejik hatası yüzünden. Keşke bira altlığındaki “Bira bu kapağın altındadır” yazısını falan yüksek sesle okusaydı da, böyle abuk bir atak yapmasaydı. Evet, farklıydık birbirimizden. Sevdiğimiz yemekler, filmler, ten renklerimiz, arkadaş çevremiz, birbirimizi sevme şeklimiz, tuttuğumuz takımlar(ilk kez itiraf ediyorum, hiçbir zaman fanatik Beşiktaşlı bir kızdan hoşlanmadım.), dilimiz(benimki biraz daha argoydu), hatta dinimiz(o deistti, ben biraz değişik), alışkanlıklarımız gibi bir çok yönden farklıydık biz. Bunları ona tekrar hatırlattım. Beklediğim gibi oldu, Issız Adam Alper gibi ağlamaya başladı karşımda “haağğ” diye bağıra bağıra. Hesabı istedim, masadan kalkarken yan masadaki kızları tekrar süzdüm, sanki kalkıp kızı dövmüşüm de ondan ağlamış gibi, ite bakarcasına bakıyorlardı bana. Dil çıkarmak istedim, “amaaaan düşme onların seviyesine Cihan yaa” dedim kendi kendime. Çıktık. Vapur iskelesinin hemen dibinde bir yer seçmemiz başarılıydı, yolda konuşmak zorunda da kalmadık. “Sen geçmiyor musun karşıya?” dedi. “Yok, burada işim var biraz” dedim. “Peki hoşça kal” dedi, “baybay” dedim, ayrıldık.

Telefonumu cebimden çıkarıp yakın bir arkadaşımı aradım, “mahallede misiniz, tamam, hadi. Bende para kalmadı çok, bira alsanıza geyik yaparız” dedim kapattım.

Mahallede çok sarhoş oldum. Yanlarında biraz ağlamışım, ertesi gün söylediler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder