17 Şubat 2011 Perşembe

100 milyar borcum olsun

20 dakikadır izliyordum, gerçekten çok güzeldi. Hani eski şairler kadınların gözünü kaşını tasvir eden şiirler yazarmış ya; işte yeteneğim olsa, o an malzemem gerçekten kusursuzdu. Saçları dalgalıydı, kumraldı. Uzatmıyorum, oturduğumuz mekanın da, tanıdığım mekan sahibinin o güne kadar benim yanımda gördüklerinin de en güzeliydi.

Eğer bir ilişkiye dair tek kriter güzellik olsaydı, onun için en az 4 cinayet işlerdim. Ama işte yüce tanrı, kurban olduğum allah, ‘2 in 1’ yaomak istememişti anlaşılan karşımdaki eşsiz güzellik için. Evet, biraz uğraş versem yeni sevgilim olacak, gören herkesin “oha kıza bak, bi’ de yanındaki beter böceğe bak” şeklinde tepki vereceği kız, ne yazık ki Star Haber’in muzip muhabirinin sorduğu çok kolay soruları bilmeyen çok tatlı kızların aynısıydı. Yani evet, süper bir kıyafetti, bende çok spor duracaktı ve fakat ilk yıkamada boka dönecekti.

“Bu kadının saçları çok güzel yaa” dedi. Döndüm, televizyondaki araba kullanırken klip çeken kadına baktım. Saçları güzel mi anlamadım tam, koşan Messi gibi uçuyordu yeleleri, üstü açık araçta. Evet, dedim çok güzelmiş. Buluştuğumuzdan beri 3. saç konusuydu bu. Önce sınıf arkadaşı Ela’nın saçlarının çok güzel olduğundan, hele maşayla yapılırsa çok çok güzel olduğundan, sonra kendi saçlarının fönlü halinin nasıl olduğundan (fotoğraflar eşliğinde) bahsetmişti, şimdi de Messi gibi şarkıcıya kilitlenmiştik beraber.

“Şöyle bir sevgilim olsun, 100 milyar borcum olsun” minvalli cümleler kurduğum çok oldu. Çok klişe bir erkek muhabbetidir bu. Nerede birkaç erkek bir arada olsa, kendini 100 milyar borçlandırmaya yer arar çünkü. Kıza sorsan, “20 milyar verse şu angutla bile takılırım” der belki, kim bilir? Ama yok, erkeklerde bi’ engin gönüllülük var işte, büyük açıyor kapıyı. Cebinde 100 milyar olsa, 200 milyar der. Borç yiğidin kamçısı, ayrıca en güzel aşk zor olandır diye laf var. Borçlanmadan gelen aşkı n’apsın zengin?

Kendime bir orta türk kahvesi daha söyledim, o da karışık meyve suyu istedi. İçimden “şöyle bir sevgilim olmasın, 2 türk kahvesi, 1 kola, 1 karışık meyve suyu borcum olsun” dedim. Vazgeçmiştim. Tabi ki burada oturup bu kahveleri içene kadar, Ela’nın saçlarının maşa ile nasıl olduğundan bahsedene, Messi’nin şahane uçuşan saçlarından konuşana kadar farklı yollarla da denemiştim muhtemel sevgilimi ben. Star’ın muzip muhabiri kadar kolay olmasa da, birtakım soruların cevabını aramıştım kendisinde. Ne bileyim, “İsmet İnönü kimdir?” diye sorup “milli eğitim bakanımızdır” cevabını vermesini de beklemiyordum canım, o kadar da değil. Lan? Yok yok, o kadar değil. Mesela bir ilişkiden en büyük beklentisinin “mesajlaşırken bile özliyceem bi sevgili istiyorum yaaaaaaa” olması, “ben kuafördeyken yanımda oturup bana fikir verebilen bi erkek çok hoş oluuaarr” şeklinde düşünmesi, “bana istediği gibi karışsın, akıl versin sürekli, istediği her şeyi yaptırabilsin” cümlesini kurması –ki en tehlikelisi buydu. Sıfır özgünlük, bitik özgüven, aptal teslimiyet- benim kafamda bazı şeyleri oturtmuştu bile.

Eve döndüm, daha önce bir arkadaşımın verdiği, o an çok saçma bulduğum bir fikri düşünmeye başladım. “Kafanda bir kız yarat, onu ara” demişti. Önce dış görünüşünden başladım, saç manyağı kumral kıza çok benzettiğimi fark ettim, korkumdan beynini yaratırken içine ilk olarak şimdiki cumhurbaşkanımızın adı, İsmet Paşa, dağların kıyıya paralel uzanmasının ne demek olduğu falan gibi çok temel bilgiler kaydettim. Sonra Star’ın muzip muhabirinin fotoğrafını gösterip, “bunu görünce yine de kaç sen her ihtimale karşı” dedim. Ela’dan hiç bahsetmedim. Klipteki Messi’den de. Ayrıca, “saçların fönlüyken iğrenç çirkin oluyorsun” diye tüyo da verdim. Iq’sunu çift hanelerden kurtardıktan sonra onu daha çok sevdim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder