15 Şubat 2013 Cuma

Siir yazamiyorsan "seni seviyorum" de

Cok yagmur yagiyordu. Yagmur yaginca romantiklesirim, ama elimdeki kitabin da anasi sikilir. Migros'a girip poset istedim, kitabimi posete koydum. Kitabi burus burus olmaktan kurtardiktan sonra romantizmime geri dondum. Tam siir yazacaktim ki, farkinda olmadan iddiali bi su birikintisine girip boy verdim. Siirimin ilk dizesi islaninca ikinci dizeyi "hassiktir!" yapip siiri noktaladim. Yagmurda duygusallik aramayi omrumun sonuna kadar surdurecegimi zannediyordum, asik olunca yagmur duami noktaladim. Amin. 

Butun dunyanin bi seyler hissettigi yagmurdan zerre kadar etkilenemeyen bir insandan kumpir gorunce gozleri dolan bir manyaga donustugum sureci ele alan birkac satir yazmaya calisiyorum simdilerde. Ama kendime aciklayamiyorum, yaziya neresinden hukmedeyim?

Yazi yazmak, bir dik ucgenin en uzun kenari gibi. En kisa yol hipotenustur her zaman ve fakat koyim hipotenuse, asik olup da kestirme yol kullanmak buyuk duyarsizlik. Elimde dunyanin en yumusak eli varken tatil gununde olan bir resim sergisine dakikalarca yurumemi kimse yadirgamasin, ya da telefonun ankara'daki ucunda dunyanin en tatli sesi varken dukkanla ev arasindaki mesafeyi 5 dakika yerine 40 dakikaya ertelememe agzini acmasin kimse, vurmayayim tokadi o agzina. 
İste yazi yazmak da boyle. İnsan sayfalarca, kitaplarca uzatmak istiyor "seni seviyorum"u. "Kereviz pisirsen yerim ulan, oyle seviyorum seni" diyesin bile geliyor bazen, abartmak ask mektubunun sanindandir cunku. Adam mesela "ekmegi tuza banip yer gibi seviyorum seni" demis, ama burdaki fedakarlik mi yoksa "agzimin tadini bozuyorsun, ama yine de seviyorum napayim" mi hicbirimiz anlayamiyoruz. Seker yerine tuz konulmus bi kazan receli tuketirim senin icin, ziyan olmasin diye. Gazi fren zannedip ondeki arabayi akordeona ceviririm sen beni birakma diye. Bunlari yapmam belki, ya da belki gercekten yaparim. Ama siktir et bunlari, seni nasil sevdigimi anlaman lazim, onun icin yaziyorum birbirinden tuhaf bu seyleri. 

Guzelligini mesela ister parlayan bi yildiza benzetirim, ister yuvarlak hatlara sahip bir arabaya. Sen karisamazsin, cunku ben su an yazi yazdigim icin sonsuz sacmalama hakkim var. En sevdigim yerlerinden bahseden siirler bile yazabilirim istesem. Cunku saat 03.20 ve bu saatte trafik isiklari bile iptal. Su an dunyada bir suru insan, cok guzel planlanmis suclar isliyorlar. Ben burda sevgilimin istedigim yerine istedigim gibi guzellemeler yapamayacaksam bana da yaziklar olsun. Ama yapmiycam, cunku alkollu degilim. Alkollu olsam neyi ne kadar sevdigimi, en cok neyi ozledigimi daha rahat anlatirim. Ama guzelligini benzetebilecek hicbir sey bulamadim yine. Gozlerinin gulusunu benzetebilecegim herhangi bi sey yaratmis olsaydi simdiye kadar allah, ben de bu yaziyi ucururdum. Bu yuzden bazi seyler hep eksik kalacak anladigim kadariyla. Hicbir yazim hicbir zaman tam olmayacak. Hep eksik kalacak ve baska bir gun tekrar deniycem yazmayi, yine seni yeterince guzel cizemiycem harflerle dolu kagida, sonra tekrar, tekrar...

Ne zaman senli bir yaziyi toparlayamayacak gibi olsam "seni seviyorum"a siginiyorum. Ama hayatin en guzel yani bu degil. Yasamaya calisirken, hayatta kaldigim surece ne zaman toparlanmam gerekirse, hep "seni seviyorum"lara siginicam yine. Cunku seni sevmek her zaman cikisi gosteren en buyuk kapi olacak. Seni sevmek gibi bir dayanagim varken hayatta, dustugum yerden kalkmam hep cok basit olacak. Seni cok seviyorum. Seninle hayatin her ani, her seyi hep cok guzel olacak. Sensiz yasayamam. Sensiz yasamiycam

20 Aralık 2012 Perşembe

Quaresma'yı Net Çek, Fabian Bulanık Olsun




Sezonun son maçı. Maçın sonuna doğru önce “bu taraftar arkanızda, gelsin artık Quaresma” diye bağırıyoruz, maç bitince Mustafa Denizli’yi çağırıp “bu taraftar hep arkanda, seneye korkak oynatma” diye bağırıyoruz.

Sonraki sezonun ilk maçında Mustafa Denizli yok, Quaresma var. Demek ki Mustafa Denizli korktu, diyoruz. Olsun, Quaresma’yı aldık, korkak oynamayacağız biz. Zaten bokunu çıkarmışız, Guti’yi falan almışız, ağustosta şampiyonluğu garantilemişiz. Yavaş yavaş biz bulanıklaşıyoruz, Quaresma netleşiyor sahada. Hazırlık maçında trivelayı sallıyor sikindirik rakibe, kapalının önüne koşuyor sevinmeye. Aha diyoruz, sonunda koyduk çocuğu. Bu sene Quaresma sırtlar bizi diyoruz. Sonra Quaresma iyice netleşiyor, takım kötüyse, işler iyi gitmiyorsa öyle sinirleniyor ki Quaresma, pat dalıyor rakipe, lak görüyor kırmızıyı. Biz tam “ne yaptın lan quaresma” demek üzereyken formaya sarılıyor, Beşiktaş armasını öpüyor. Sahada olsak biz de aynısını yapardık, diyoruz. Ama sonraki maçta biz yine oradayız, Quaresma yok. Bu farkı ayırt etmemiz epey zaman alıyor. Sonra Mersin İdman Yurdu oluyor, derbiden bir hafta önce. Fernandes cezalı, derbide oynamayacak. Quaresma’ya güveniyoruz. Mersin maçının son dakikalarında laak diye koyuyor tekmeyi rakibe, hoop direkt kırmızı. Derbide Quaresma da yok. Biz o kadar bulanığız, Quaresma’nın kasten gördüğü kırmızı o kadar HD ki; sanki biz yokuz…

Sonraki sene bir şeyler oluyor, biz birdenbire hep beraber FEDA demeye karar veriyoruz. İlk maçta bakıyoruz, Quaresma yok. Ses etmiyoruz, başkan değişmiş, teknik ekip değişmiş, revizyon var, Beşiktaş için hayırlısı diyoruz. Sonra bir bakıyoruz, ulan Fabian da yok. Kafamız karışıyor biraz, ama takım da mücadele ediyor, ses etmiyoruz. Sonra bir ara takım biraz bocalamaya başlıyor. Ama her seneki gibi rutin, hatta daha da belirsiz, flu bir bocalama. Tam “Fabian’ı yollamasaydık keşke ya” diye naif bir şikayete açacağız ağzımızı, lafı ağzımıza tıkıyorlar: “QUAREEEESMA QUAREEEEEESMA OLEY OLEY OLEEEEY”

Beşiktaş çok kez dünyamızı başımıza yıktı. Defalarca en kahkahalı, en gözlerimizin ışıl ışıl olduğu dakikada yedik golü, ağlamaklı olduk, hatta yerine göre ağladık. Hastamızı, paramızı pulumuzu çok kez unutup her şeyi bulanıklaştırıp Beşiktaş’ı netleştirdik, ortaya ağlayan siluetimizi yerleştirdik belirgin efektlerle. Ama şimdi takım değil, taraftar başladı dünyamızı başımıza yıkmaya. Tribün her Quaresma diye bağırdığında, forzabesiktas.com’un girişine her “seni seviyoruz Quaresma” görseli koyulduğunda dünyamız başımıza yıkılıyor. Arkadaşlarının yanında annesi tarafından azarlanan çocuk gibi oluyoruz.

“Bu taraftar sallantıda;
Gitsin artık Quaresma.”

19 Eylül 2012 Çarşamba

İyi Günde Kötü Günde, Havada Karada



Hayatımda sadece bir kez, 5 yaşındayken bir köpek tarafından kovalandım. Bir sokağın bir başından diğer başına kadar kovalamıştı, en son yaşlı bir adam beni durdurup köpeği kovalamıştı. Ama o köpeğin beni kovaladığı gibi koşarak değil “siktir git buradan hoşt!” diyerek kovalamıştı. Hayatımda en çok  o zaman koşmuştum sanki ve o yaşlı amca hayatımda sevdiğim ilk insandı sanki. İnsan hayvanların arasındayken insanı sever. Yalnızlık duygusu ya da bir şeyin değerini en çok o yokken anlamak olabilir. Beklemediğin anda, beklemediğin şartlarda karşına çıkan bir şeyi çok seversin. 5 yaşındayken o amcayı görmeyi beklemiyordum. Aklımda sadece köpeğin beni yiyip öldüreceği düşüncesi vardı. Öldüremedi.

O'nu ilk gördüğümde o amcayı gördüğüm an hissettiğim heyecandan daha büyüğünü yaşadım. Belki hayatımdaki bütün her şeye "hoşt" demedi, ama ilk görüşlere inanırım. İnsan birinin gözlerinden bir sürü şeyi bir anda seçip alabilir. Peşimde bir köpek yoktu elbette, ama gözlerinin en içinde "bir gün el ele tutuşup etrafımızdaki her şeye 'siktir git buradan, hoşt!' diyeceğiz" cümlesini gördüm. İlk görüşte filizlenmek için biraz saldırgan bir tohum atmıştım aramıza, ama insan en çok savaşlarda sever yanındakileri. Yalnız başına yaşamak kolaydır, ama yalnız başına savaşmak ve ölmek zordur. Nikah memurları "iyi günde kötü günde"yi bu yüzden eklerler evlilik yeminine. Biriyle bir olup herkesi sevmek marifet değil, asıl önemli olan yeri geldiğinde bütün dünyaya siktir çekebilmektir.


5 yaşındayken yaşlı bir amcadan öğrenilebilecek en tehlikeli şeyi öğrenmiştim. Ama neyse ki kendi kendime de bir sürü şey öğrenmiştim...

Öğrendiğim her şeyi o akşamdan, o iki göze ilk bakışımdan sonra kullanacağımı bilmiyordum. O ana kadar konuşmayı bile bilmiyormuşum meğer. Herkes suya "bu" diyormuş kücükken, ben bir tek onu toparlamışım sanırım. (Milyonlarca türk çocuğu suya bu dediğ halde su denmesinde ısrar etmek de gerçek bir yetişkin işgüzarlığı bu arada.) 

Çocukluğumun en büyük enteresanlığı bahsettiğim amcaydı sanırım. Olsun. Zaten şimdi de pek sevmiyorum enteresan çocukları. Çocukluğumu bütün saflığımla yaşadım. Tek enteresanlığım o saflığı yıllarca yanımda getirmiş olmam. Bahsettiğim saflık "herkesi kendim gibi zannediyorum" gerizekalılığı değil tabi ki. O kadar da değil, büyüdük. Ama içimdeki oyun tutkusunu hiç kaybetmedim...

Seninle bir oyun oynayalım. Ama oyunun sonu olmasın. Kazanan ya da kaybeden olmasın. Öyle bir oyun oynayalım ki, bu yaşımızda bize her şeyimizi birbirimizle paylaşmayı öğretsin. En sevdiğim oyuncaklarımı sana vereyim, yüzünü güldüreyim. Yüzünü güldürecek butun şakalarımı, en romantik cümlelerimi hiç düşünmeden sana vereyim. Sen beni mutlu edecek en güzel oyuncaklarını ver bana; ellerini uzat. Onlarla bütün bir hayatımı geçireyim. 

Küçükken yeterince hızlı koşarsam uçabileceğime inanıyordum ben de, zamanının çoğunu koşarak geçiren diğer çocuklar gibi. O kadar cok koşuyordum ki bazen; eve geri döndüğümde dünyanın yuvarlak olduğunu koşarak kanıtlamış gibi yorgun oluyordum. Hep bir gün çok hızlı koşup birdenbire uçmaya başlayacağımı hayal ettim. Bir de salıncakla tam tur dönebileceğim günü çok hayal etmiştim. Salıncak konusunda başarılı olamadım, ama koşarken de hiç düşmedim. 

Seni ilk gördüğüm gün, gözlerinin gözlerimi kalabalıkta ilk bulduğu, elimin yanağına, elinin elime ilk değdiği o gün, ben yine koşmaya başladım. İnsan çocukken inandığı şeylerin bazılarından hiçbir zaman vazgeçmez. Seni gördüğüm an eski bir tutkum, en büyük isteğim canlandi yine. Ama bu kez başardım. Ondokuz Mart'ta, bundan tam altı ay önce uçmaya başladım. Söylemiştim sana, ben byle oyunlara bayılıyorum. Herkesin yere düştüğü yerde ben uçmaya başladım. En engebeli, en yürünmez, tekerlek dönmez yerlerde ayağımı yerden kestim ben. Bırak bütün dünya buradan sonrasına katırlarla devam etsin: Uçuyorum ben ulan!


5 yaşındayken peşimden koşan köpek şimdi ne yapıyor bilmiyorum. Belki o da uçmayı öğrenmiştir, belki başka çocuklara uçmayı öğretiyordur, bilmiyorum. Benim uçuş eğitimimi erteleyip köpeğe siktir çeken amcayı çok uzun zaman önce toprağa verdik. O da uçtu yani sonuçta. 



Şimdi nerede koşan küçük bir çocuk görsem durdurup "bi gün çok aşık olacaksın. İyi günde kötü günde, 'havada karada' sakın elini hiç bırakma o kızın" diyesim geliyor, ama kafasını bulandırmıyorum çocuğun. Bırakıyorum, uçsun.

3 Temmuz 2012 Salı

bütün duygusal ciddiyetimin içindeki sönmez ağbi


              İnsanın kendi kendine konuşmak için bile birtakım şartların sağlanmasına ihtiyacı olması çok saçma. Bir adam kendisiyle kalmak için misafire esneme numarası yapmamalı, “siz gidin, benim biraz işim var” diye yalan da söylememeli. Kendi kendine konuşmak bir iş değildir çünkü. Bir kişiden iki kişi çıkarıyorsun, ama kimse kimsenin patronu değil. Öyle iş olmaz. Hobi olabilir en fazla. Ben hobi sevmem. Hobi olarak yapılan bazı şeyleri severim aslında, ama insanların buna “hobi” demesi canımı sıkıyor benim. Kitap okumak ya da kitap yazmak “hobi” olamaz. Hobi her şeyden önce fonetik itibariyle komik bir kelime. Bunun dışında, karşıladığı anlam da biraz küçümseyici geliyor bana. Ben yaptığım her şeyi ciddiye alırım. Bazen çengel bulmacaya savaş açarım, resimdeki sanatçıya saygı duyarım, ama ona fotoğraf değil de resim diyen Ateş Böceği Ercan’a biraz hakaret ederim. Şimdi kendi kendime konuşuyorum. Bu bir hobi olamaz, çünkü kendimi ciddiye alıyorum. Çünkü başka hiç kimse ciddiye almıyor, ama ben alıyorum. Neyse ki hiç kimsenin hobisi değilim şimdilik, en azından kendime saygı duyuyorum.

                Aslında anlatacak hiçbir şeyim yok. İnsan kendinden çok fazla şey saklayamıyor, çok fazla mesafe koyamıyor araya. Bu yüzden ne anlatacak olsam “biliyorum” diye kesiyor ibne. Ama bugünlerde biraz duygusal olduğum için hassasiyetimin farkında. Bu yüzden, bugün akşama doğru o istedi bu kendi kendine konuşma terapisini. Ben de kıramadım, kabul ettim. Votka da açtım. Badem de var, ama bayat biraz. Siktir et, sigara taze. Sigarayı da bırakamadık. Siktir et, akciğer de taze.

                Aldım kendimi karşıma, besmele çektim, bir yudum içki bir yudum sigara içtim, başladım anlatmaya:

                “ Bir şeyi çok sevince ilk başta nefes ritmim değişiyor. Sonra kalbim vardiya değiştirip gece çalışmaya başlıyor daha çok. Çünkü geceleri insanlar bazı konularda daha duygusal olur. Gündüz öyle değil, gündüz duyguların pek aklına gelmez. Daha çok minibüsçünün para üstünü ne zaman göndereceğini, telefonu nerede şarja takacağını ya da bilgisayarı kapatıp açınca dünyadaki bütün sorunların bir anda bitip bitmeyeceğini falan düşünürsün. Ama geceler farklı, hava karardıktan sonra genelde çok fazla şey düşünemez insan. Düşünse de fazla odaklanamaz. Herkes geceleri kendisiyle hesaplaşır. Ya da başkasıyla hesabı varsa onu nasıl halledeceğini falan düşünür. Ama ne olursa olsun, güneş battıktan sonra insan aklı daha bireysel çalışır. İşte eğer bir şeyi çok seviyorsan gecelerini hep onu düşünmeye ayırırsın. Bazen yatmadan önce oyuncağını nereye saklaman gerektiğini düşünürsün, uyanınca en kolay nereden bulabileceğini düşünürsün, bazen aşık olduğun kızı düşünürsün. O’nu hiçbir yere saklayamazsın ama, içindeki otelin en kral dairesini tahsis edebilirsin en fazla.
                Yaklaşık 4 ay önce bir gün çok aşık oldum. Sonra bir gün kimseye haber vermeden gittim bi yerde kendime rakı söyledim. Rakı böyle durumlara en uygun içkimizdir. Rakıyı Sönmez Ağbi getirdi, meyhane gündüz vakitleri boş olur. Bundan istifade ederek benimle sohbet etmeye yeltendi, ben de ona “Sönmez Ağbi, seni ne kadar sevdiğimi bilirsin. Bir akşam çok sarhoş olduğumu görüp hesabı bile almadan beni arkadaşına teslim edip arabayla eve bıraktırdığını mesela hiçbir zaman unutamam. Ama şu an durum biraz kritik, eğer senin için de bir sakıncası yoksa müsadenle ben promilimi ufak ufak artırırken aynı zamanda kendi kendimle bir şeyler tartışacağım” dedim. Anlayışla karşılamadan önceki son sözü “o akşam hesabı vermiştin oğlum, onu da mı hatırlamıyorsun” oldu. Kart ekstresinde “bahar turizm tic ltd şti” gibi bir şey yazıyordu, ertesi gün baktığımda “gece seyahat ettim galiba” demiştim, meğer bizim birahanenin ticari unvanı değişikmiş. Kara para aklıyorlar kesin, dedim kendi kendime. Sonra elimin tersini hafifçe sallayarak Sönmez Ağbi’yi terbiyesizce başımdan savdım. Neyse ki çok üzerinde durup küfürlü karşılık vermedi. Dayanamaz saldırırdım. Sönmez Ağbi taş çatlasa 60 kiloydu, basit bir numarayla yıkardım onu, ama kasadaki şişman müdür kafamı karıştırıyordu bazen.
Her neyse… 4 ay önceydi. O gün orada iddialı sayılabilecek bir promile ulaştım. O süreçte kendi kendime bir sürü evrak uzattım, hiç okumadan imzaladım. Kağıtlarda yazanların ana temalarını biliyordum. Birini kendinden bile daha fazla sevmeyi, birini uçan kuştan, tezgahta yürüyen karıncadan, en yakınlarından, en uzaklarından, hemcinslerinden, karşı cinslerden hatta kainattaki iki ayaklı dostlarımız homoseksüellerden kıskanmayı, birinin söyleyeceği bir sözle miraca yükselebilip bambaşka bir sözüyle cehennemin kızgın şezlonglarında yanmayı göze aldığını, bazen bir şarkı duyunca ağlayacağını,  bir yerde bir silah varsa o silahtan çıkan mermiyi gerekirse kendi kafanda yumuşatacağını ama O’nu hep koruyacağını kabul edip etmediğini soran yazılardı. Hepsini imzaladım o gün.
O günün üstünden yaklaşık 4 ay geçti. “Aşık olmak” dediğimiz şeyin anlık bir şey olmadığını öğrendim 4 ayda. Aslında dilbilgisi açısından baktığımızda bir anda olan bir şey gibi duruyor. Ama süren bir eylemmiş. Aşık olmak günlerce, haftalarca, aylarca süren, üstüne sürekli bir şeyler eklenen, yuvarlandıkça büyüyen bir kartopuymuş. Hala yuvarlanıyorum. Birkaç gündür biraz daha hızlı yuvarlanıyorum. Dünyada her an, bir yerlerde illa ki kar vardır. Kürenin bir tarafı sıcaktan insanları bile eritirken, tam tersinde her zaman kartopu oynayabilecek bir yerler bulabilirsin. Bugün bunu fark ettim. Dünyada çocuklar veya en kötü ihtimalle penguenler kartopu oynama fırsatına sahip olduğu sürece benim aşkım bitmeyecek. Biterse zaten kıyamet. Kendi kıyamet borumu kendim üfleyecek kadar bilincimi kaybedeceğimi sanmıyorum. “

                Bugün kendi kendime bir sürü şey anlattım. Bazılarını hiç ifade edemedim, içimden söyledim. Yukarıdakiler anlatabildiklerimdi. Anlatamadıklarım, dilimin dönmedikleri, Türkçeye çeviremediklerim hala cebimde duruyor. Anlatırım bir gün. 

25 Ocak 2012 Çarşamba

gitme yoksa altına işerim

yol boyunca tek bir şey düşündüm. kafamı kemiren, beynimi ele geçiren, boğazımda yumru olan, yüreğimi kaza geçirmiş bir arabanın camları gibi paramparça eden tek bir şey vardı: nasıl bırakıp gitmişti beni?

tam 16 aydır hayatımın tek güzel şeyiydi. gülmeyi oldum olası sevmeyen benim gibi bir insanın yüzüne öyle bir gülücük oturtmuştu ki, o yanımda yokken bile gülüyormuş gibi hissediyordum kendimi. geride kalan 16 ayın her gününde mutlu uyanma sebebimdi. bir insanın bir insanı bu kadar fazla sevebileceğine hiç inanmıyordum, insanlara inancımı çoktan kaybetmiştim ki, o girdi hayatıma. bir daha hiç çıkmayacağına o kadar inanmıştım ki, çıktı gitti işte.

bir cafe'de oturduk. çok az konuştuk. bugüne kadar ona aldığım her şeyi bir kutunun içine koyup bana getirmişti. "ayrılmak istiyorum artık" dedi. hiçbir şey söyleyemedim. evlerinin altında dayısının işlettiği tekel bayiinden aldığını anladığım, üstünde "muratti" yazan kahverengi karton kutuyu verdi ve kalktı gitti. aklımda binlerce soru ve elimde kocaman bir "muratti" kolisiyle eve geldim.

koltuğa oturdum. bir sigara yaktım. ağlamak istedim, başaramadım. telefona baktım, ne mesaj vardı ne arama. sesini kıstım. sigaramı söndürdüm, hemen telefona baktım, yine bomboş. bir sigara daha yaktım, sigarayı sehpanın üzerindeki kül tablasına koyarken telefonun ışığını tekrar yakıp baktım, yine bir şey yoktu. "nasıl olsa bakmadan duramıyorum, bari sesini açayım" dedim. hayatımın en berbat gününü geçiriyordum dört duvar arasında.

kalktım, bilgisayardan müzik açtım. bir kağıt buldum, bir şeyler yazmaya çalıştım. bir iki cümle yazıp bıraktım. kafamı bir türlü toparlayamıyordum. sürekli aklıma o ve eşsiz güzellikteki gözleri geliyordu. sebebini bir türlü anlayamıyordum. ben onu sevmekten başka hiçbir şey yapmamıştım, ona hiçbir kötülük yapmamıştım. her şey nasıl bir anda bu kadar kötü olmuştu anlam veremiyordum.

bilgisayardan geçmiş konuşma kayıtlarımızı açtım. anlamaya çalışıyordum. tarafsız bakarak benden ayrılmasının sebeplerini bulmaya, fark etmeye çalışıyordum. dakikalarca okudum. her şey çok normaldi, hiçbir aykırılık, hiçbir problem yoktu.

badboy:
napıosun aşkm:)
selen:
iidir, snden nbr?
badboy:
iyiym bnde, sni çok özledm:)
selen:
bende çok özledm
badboy:
yarn sinemya gdelm mi? :D

Bir titreşim gönderdiniz!

selen:
yk ya,yarn annemle alşverşe gdcez.
badboy:
hmm ok.
badboy:
feys şifrni wersne bi..

Bir titreşim gönderdiniz!
Bir titreşim gönderdiniz!
Bir titreşim gönderdiniz!

gibi gayet normal, son derece sorunsuz diyaloglarımız olmuştu hep. bu ilişkinin neresinde hata yaptığımı bir türlü anlayamıyordum. o sırada gözüm "muratti" kolisine takıldı. çok zor olacağını biliyordum, koliyi açtığım anda odamın onun kokusuyla dolacağını, kendimi çok kötü hissedeceğimi biliyordum, ama açtım. işte oradaydılar. ona aldığım her şey. paketlerini açarken gözlerini ışıl ışıl parlatan, heyecanlı gülücükler saçmasına sebep olan her şey oradaydı. "eğilince götün gözüküyor" diye kızdığım için giydirmeyip de large'ını aldığım tişörtü de yollamıştı. o an boğazımda bir şeyler düğümlendi. ağlamak üzereydim, ama tuttum kendimi. devam ettim. onun evinde unuttuğumu düşündüğüm fiber tespihimi aradım, ama göremedim. bir doğum gününde sırf o babet istiyor diye 2 gün boyunca bütün mağazaları dolaşıp yorgunluktan ölmek üzereyken bulduğum 40 numara puantiyeli babeti görünce onu verdiğim anki duygusal anı düşündüm. işte o an daha fazla dayanamadım ve koliyi kapatırken birkaç damla yaş süzüldü gözlerimden...

pencereye çıktım, "fuck you!" diye haykırdım. yan komşu leman teyze baktı, bir şey demesine izin vermeden "afedersin leman teyze, hayat çok üzerime geliyor bazen. ayrıca fuck you 'kahretsin' demektir, çok yadırganacak bir durum yok" diyip içeri girdim. artık vakti gelmişti. aylardır sakladığım viskiyi aldım vitrinden. "bu gece beraberiz" dercesine elimde tutup biraz süzdüm, 3 tane burn alınca bakkalın eşantiyon olarak verdiği uzun burn bardağının ağzına kadar doldurdum viskiyi. büyük bir yudum aldım, bardağı tekrar masaya vurdum. bir sigara yaktım. müziği sonuna kadar açtım. şarkıcının toplamda 6 kez haykırdığı "aaay!"ların ilk üçüne aynı coşkuyla eşlik ettim, dördüncüsünü duyduğumda tuvalette kusuyordum.

elimi yüzümü yıkayıp odaya geri geldim. aç karna içtiğim için viskinin dokunmuş olabileceğini düşündüm. midem müthiş bulanıyordu. kanepeye uzandım. gözlerimi kapattığım anda midem bulanıyordu. "eh be selen" dedim kendi kendime, "midemi bulandırıyor bunları düşünmek. geçmişi düşünmek bünyeme ağır geliyor. nasıl yaptın bunu bize? nasıl?"

burnumdan derin nefesler alıp ağzımdan vere vere, kusmayı düşünmemeye çalışarak gözlerim yarı açık uyuyakalmışım. uyandığımda masanın üzerinden sigaramı alırken üzerinde azıcık yazı olan a4 kağıda takıldı gözüm: "içim yanar içim kanar da, seleeeen!!!" yazıyordu. yırttım attım.

24 Aralık 2011 Cumartesi

yakışıksız ölümler yakışıklı cesetler

Gardırobun kapısını açtım. Dededen kalma simsiyah uzun paltonun büyük cebinden, dededen kalma simsiyah namlulu, kahverengi kabzalı Fransız onlusunu aldım. Takım tam sayılırdı, bir tek içinde dedem eksikti. Gerçi o da eksik olmasa, kendisini üstünde çok kalın bir palto ve cebinde bir silahla gardıroba asmış olmamıza sinirlenirdi büyük ihtimalle. Her neyse… Bu silahı buradan en son yaklaşık 2 sene önce temizlemek için çıkardım. Sen evde yokken işimi bitirip yine yerine koydum.

Görmeni istemedim silahı, korkarsın diye düşündüm. Elimde bir süre anlamsızca tuttum silahı. Sonra şarjörünü çıkardım, içinde 4 tane 7.65 mermi vardı. Dedem bıraktığında da 4 tane vardı. Bir gece, ben çok küçükken, olay yeri inceleme ekibi bizim evin bahçesinde bu 4 merminin aynısının boşlarından bulmuştu iki tane daha. Dedemin kafasında sadece bir tane delik vardı ve polis iki defa ateş edildiğini söylüyordu. 5 yaşındaydım ve polisin bu tavrından sadece bir tane sonuç çıkarabildim o gece: dedem dünyanın en kusursuz silahşörüydü. Öyle bir nişan almıştı ki kendi kafasına, ilk mermiyle deldiği yere ikinci mermiyi basketbol tabiriyle deliksiz sokmuştu. Bu, tanıdığım en eğlenceli insan olan dedemin bize bıraktığı son komik fıkrasıydı. Hala aynı şeye inanıyorum, fikrim hiç değişmedi. Dedem hala yeryüzünün gördüğü en büyük nişancı. Sırf bu yüzden bile, keşke şimdi yanımda olsaydı.

Yatağın kenarına oturdum. Günler sonra ilk defa ev bomboştu. Sessizliği ve yalnızlığı çok özledim günlerdir. Karşımdaki aynaya baktım, saçlarım biraz daha beyazlamış gibi göründü gözüme. Sakallarımda hiç siyah kalmamıştı zaten neredeyse. Çok yakışıklı gördüm kendimi. Hep böyle olur zaten, ne zaman lazım olmasa birdenbire çok yakışıklı olur insan. Ne zaman ki evden hiç çıkmayacaksın, o gün çok çekici olursun. Sen de hep saçlarının kirli ve yağlıyken daha güzel olduğunu söylerdin. Haklıymışsın, bitiklik insana farklı bir karizma veriyormuş.

Acaba o gece annenin kapısına gittiğimde, ağlayarak bir şeyler söylediğimde, sözümü bitiremeden ona sarılıp kollarında bayıldığımda da karizmatik miydim? Nasıl görmüştü sence beni?

O gece arkadaşlarınla birlikte çekilmiş bir fotoğrafın var mıydı acaba? Sen de her zamankinden daha yakışıklı mıydın? Sabaha karşı bomboş yolda saatte 170 kilometre hızla giden sarhoş orospu çocuğu senin gözlerini görebilmiş miydi acaba frene basmaya karar vermeden önce? Saçlarına dikkat etmiş miydi? Kız arkadaşının evine gitmek için karşıdan karşıya geçerken, içinde bir şişe votka olan siyah bir poşet varken elinde, son bir kez baktın mı acaba o aracın şoförünün gözlerine? Sahiden en az ihtiyacının olduğu o anda, sen de çok yakışıklı mıydın?
47 yıllık hayatımın son 22 senesinde bir tek sen vardın yanımda. Hep önce ben giderim diye düşündüğüm için, o gece senin telefonundan beni arayan polise hiç inanmadım. Bütün ana haberlerde duyduğum "olay yerinde hayatını kaybetmek" cümlesini hiç bu kadar yankılı duymamıştım hayatımda. Olay yerlerini oldum olası sevmem. Hep bir tatsızlık olur olay yerlerinde. En az bir şeyini kaybedersin. Hiçbir zaman ilk sevgilini öptüğün yer bir olay yeri değildir çünkü. Olay yerlerinde hep kötü şeyler olur. Hep bir şeylerini kaybedersin. Bazen cüzdanını kaybedersin bir olay yerinde, kendine küfredersin. Bazen oğlunu kaybedersin, aklına gelen her şeye küfredersin...
Çok küfrettim o gece olay yerinde, duydun mu? O şoförü öldürmemi engelleyen polisi dövdüm, sonra şoförü tekrar aldım elimin altına, gördün mü? Sonra bir ara onu öldürüp senin yanına göndermenin sana haksızlık olacağını düşündüm. Tamam, sen cennet o cehennem belki ama sen oraya daha yeni gitmiştin ve ben hep, herkesin önce bir süre lobide bekletildiğini düşündüm. Şimdi hemen göndersem onu da oraya, illa ki karşılaşırdınız. Korktum, bıraktım.

Tam 6 gece oldu sen gideli. İlk defa yalnız kalabildim. Günlerdir bu anı bekliyorum. Bir dakika bile uyumadım, rüyamda seni görürüm diye. Çünkü biliyorum, bunu bekliyorsun. Gözümü kapattığım anda gelip "baba, beni burada ocak başkanı seçtiler" diye taşak geçeceksin yine. Ya da "Allah velimi çağırdı baba. Şaka şaka korkma hemen" diye itlik yapacaksın. Keyfinin yerinde olduğunu söyleyeceksin, evhamlanmamam için belki biraz da uyduracaksın. "Ben artık yalnız kalabilirim, sen gelme." diyeceksin. Ama uyumam. Artık hayatımda sadece bir kez uyuma hakkım var. Dedem de böyle söz vermişti kendine, eminim...

İlk okula başladığın günü hatırlıyorum şimdi. Bütün gün bahçede beklemiştim seni. Sonraki gün de bahçedeydim, sonraki bir hafta boyunca da... Sonra bir gün ders çıkışında bir çocuğu dövüp geldin yanıma. Öğretmenin "velini çağır" demiş. Geldin, "Velim kim benim? Öğretmen onu çağırdı.İyi ki birini dövdük, hemen avukatımı mı çağırıyorlar? Bizim velimiz kim baba, avukat Ekrem Amca mı?" dedin. Güldüm, gittim öğretmeninin yanına. "Olur öyle şeyler" dedim. Çok da üstelemedi benden yaşlı ve benden çok daha tipsiz olan kıllı kulaklı öğretmenin. "İyi bari, lavuk pek kitipiyoz bir tipmiş. Yeni bir idolle falan uğraşamam, benden daha karizmatik biri şimdilik yok bizimkinin önünde" diye sevindim bütün kıskançlığımla. Sonra "git artık" dedin bana bir ders arasında, "artık gelmene gerek yok baba, alıştım ben" dedin. O gün çok korktum, zaman geçtikçe bana artık hiç ihtiyacın olmayacak diye düşündüm. Ama geçen sene doğum günümde bana "hayatımın sonuna kadar sana hep çok ihtiyacım olacak" dedin yine. Yaşlandıkça azalmaya başlayan gücümü her fırsatta şarj ettin.

İşte bu yüzden, cennete kaydını ben yaptırmalıyım yine. Elinden tutup kapıya kadar eşlik etmeliyim. Cennetteki ilk gününü dinlemeliyim senden. İstediğin an istediğin şarabı içebilip içemediğini onaylatmalıyım sana. Herkes aynı yaşta oluyor diyorlar cennette, Atatürk'le aynı sınıfa düşüp düşmediğini öğrenmeliyim. Atatürk'ün Adnan Menderes'e karşı tutumunu anlatmalısın bana keyifle, "Baba valla Atatürk tokadı bir çekti, görmen lazımdı" demeni duymalıyım. Gerçekten cennet cehennem varsa ve benim rezervasyonum cehenneme yapılmışsa misal, seni uygun bir dille Deniz Gezmiş'e emanet edip gidebilmeliyim.

Çenemin altına dayıyorum namluyu. Aslında dedem gibi alnıma dayamayı planlıyordum, ama elimi o kadar dik tutamayıp son anda açıyı kaybedebilirdim. Bu da beni en iyi ihtimalle felç bırakırdı, daha da boktan olurdu her şey. Dayıyorum silahı kabakulak olduğunda çok ağrıdığını söylediğin bademcik bölgesine. Dedem gibi aynı deliğe kusursuz iki mermi ateşlemeyi planlıyorum. Aynada bu sahneye son kez bakıp gözümü kapatıyorum. Çekiyorum yavaş yavaş tetiği...

...Hayatımda duyduğum en net ses. Önce büyük bir patlama, sonra çok tiz bir çınlama. Kurşunun kafamı aşağıdan yukarı kat ettiğini hissediyorum. Bu kadar düşünme payım olacağını tahmin etmiyordum. Bilinçli bir şekilde düşünüyorum. Kurşun gidiyor, önce burnumu, sonra sağ gözümü parçalıyor ama hala içeride. "hassiktir" diyorum, "olmadı, kurşunun yolu bitmek üzere ama hala düşünebiliyorum." içimden. Kurşun biraz daha yol alıyor. Alnıma çok yakın geçiyor ama alnımı delip çıkmıyor dışarı. Hala içeride. Ve evet, dedem haklıymış, ben yolu fazla uzatmışım. Gerçek şalter çok yukarıdaymış benim yola çıktığım yere göre. Ama oluyor. Aynı silah, ikinci bir şaltere yolluyor bir başka mermiyi, dedemden sonra. Evet oluyor, bütün o çınlama kurşunun kafa tasımdaki bir butona tıklamasıyla bitiyor.

Sessizlik.

Bir lobideyim. Sarılıyorsun bana. Ölülerin de ağladığını öğreniyorum. Sarılıyorum sana, haftalarca ağlıyoruz. Sonra "Rüyalara girmeyi öğrendim, ama hiç uyumadın baba" diyorsun. "Su uyur, baba uyumaz" diyorum sırtına vurarak, "veli toplantısı başladı mı?"

21 Nisan 2011 Perşembe

düşsel hafıza

Üzerinde 6 yazan butona bastım. Bunu, 6. kata çıkmak için bindiğim hemen hemen bütün asansörlerde yaparım. Ama buna rağmen “6. kata mı çıkıyorsunuz?” diye sordu. Kafamı salladım. Bunu da, ne zaman “evet” demek istesem yaparım. O da üzerinde 8 yazan butona bastı. Ama baştan bıraktığı kötü izlenim, bende sanki 8. kata çıkmak için bindiği bütün asansörlerde bunu yapmıyormuş intibaı uyandırdı. -2 adlı kattan 6. kata çıkmamız biraz vakit alacaktı. -2’nin cehenneme tekabül ettiği bir coğrafyada, arabamızı park etmiştik ikimiz de. Birbirini tanımayan iki kişinin asansör yolculuğu her zaman germiştir beni. Ayna tarafındaysam yine çok fazla problem değil. Ama eğer aynayı kullanma hakkını yol arkadaşıma kaptırdıysam, çilem bitmiyor. Asansör aynası, birbirini tanımayan iki insanın kullanması için uygun bir ayna değildir. Önümde tanımadığım bir kadın aynaya bakarken, ben de arkasından diklenip aynaya bakıp sivilcemi sıkamam mesela. Sivilceyi sıkmayı bırak, kendime bile bakamam. Ne lan o öyle, sevgilisinin yanında tıraş olan gereksiz erkek gibi?

2. katla 3. kat arasındayken aldım kokuyu. Ne zaman duysam kalbimi sıkıştıran, yersiz bir şekilde başımı döndüren ve aklıma tek bir sahne getiren bir kokudan bahsediyorum. Aslında çok basit bir şey. Herkesin bildiği bir parfüm markası. Herhangi bir parfümcüye gidip ismini söyleyip ulaşabileceğin bir koku. Eğer çok saplantılı bir erkeksen, gerçekten de bir kozmetikçiye gidip, bir şişe bayan parfümü alıp evine dönebilirsin. Çok saplantılı bir erkek olarak sana bunun garantisini verebilirim. Ama işte asansördeki bu güzel bayanda olduğu gibi, sana o koku kimin teninde iz bıraktıysa; onun dışında herkeste, her yerde olduğu gibi, eksik olacaktır o koku. Parfümün tenle uyumu klişesinden falan bahsetmiyorum, ya da asansördeki kadının ter koktuğunu, parfümün o ter kokusuyla birleşince bok gibi bir hal aldığını falan söylemiyorum kesinlikle. Yukarda Allah var -hatta sadece yukarda değil, arabaları bıraktığımız -2 adlı telefonların çekmediği katta da, her yerde de Allah var- asansördeki kadının fiziksel bir kusuru yoktu. Temizdi, güzel kokuyordu, saçları çok güzeldi. Sadece biraz iq’su düşüktü belki, ondan da banane. Fakat, morfolojik olarak kusursuz olan bu hanımefendide bile eksik duran o koku, benim o asansörde nefesimin kesilmesine sebep oluvermişti işte.

Koku üzerine milyonlarca şey düşünülmüştür bilimsel olarak. Bütün hislerden farklı bir hormonal uyarılmadan bahsedilmiştir, insan beyninin en uzun süre hafızada tutabildiği tek duyu olduğu söylenmiştir, deja vu denen enteresan olayın tek sebebi olduğu bile iddia edilmiştir. Belki hepsi doğrudur, belki hiçbiri doğru değildir. Ama tek bir gerçek var, insanın yaşayabileceği en büyük uyuşukluğu yaşama sebebidir, benim bildiğim en etkili uyuşturucudur koku. Afrodizyak etkili parfümlerden bahsedilir, bununla ilgili filmler yapılır, kitaplar yazılır, şehir efsaneleri yaratılır. Ve fakat, aslında herkes bilir ki, herkesin afrodizyağı farklıdır. Herkesin afrodizyağı, tek bir tendedir, o tenle temas eden tek bir kokudadır.

Bir hikaye vardır; çocukla kızın el ele tutuştuğu ilk yer Eminönü’ndeki alt geçittir. Bilen bilir, Eminönü’ndeki alt geçit ter ve bok karışımı bir aromaya sahiptir. Ancak gel gör ki, seneler sonra o çocuk o alt geçitten tek başına geçip o boku tekrar kokladığında, suratına aptal bir tebessüm oturur. Hayatının en duygusal anını buram buram osuruk esansının içinde yaşar.

Alt geçitteki o ebleh suratlı çocuktan tek bir farkım vardı. Hayır, surat değil. Hatta belki ben, o kokuyu her aldığımda o çocuktan daha da mal bir ifadeye bürünüyordum, bilemiyorum. Farkımız, benim daha güzel bir kokuyla sarhoş olmamdı. Ve dedim ya, o kokuyu ne zaman alsam, tek bir sahne gelir oturur gözümün önüne. Görsel hafıza dediğimiz olay bende pek bir unutkan olduğu için, hayatımın da en büyük mucizesi olarak kalacaktır işte bu parfüm.

Babamın parmaklarındaki sigara kokusunun hiçbir yerde bana aynı huzuru vermemesi, yeşil tüpteki arko krem’in annemden başka hiç kimsede aynı şekilde kokmaması gibi, yeğenimin yanaklarının poğaça kokması gibi, ama öyle kokan bir poğaçayı bugüne kadar hiçbir pastanenin yapmamış olması gibi… Duyduğum her yerde, karşıma çıkan ilk duvarın bana aynı tabloyu göstermesi gibiydi, asansördeki hiç tanımadığım, bir daha hiç görmeyeceğim kadının, farkında olmadan bana yaşattıkları. Gidip bir kozmetik mağazasından aldığım 50 cc’lik şişenin içindeki sıvıdan çıkan eksik kokunun, boşluğa sıktığımda çırılçıplak kalan acizliği de hep aynı şeyi hatırlatır bana. Hep tek bir sahne. Hayatımın pause butonu. Beynimin afyonu. Tek bir sahne…

Birkaç sene önce, dünyanın en pesimist ressamının çizdiği, dünyanın en karanlık, anlayanı en çok ağlatan, ama tabi ki her resimde olduğu gibi çok az insanın anladığı, elbette ki çok az insanın ağladığı tek bir tablo. Sadece tek bir kare. Tek bir sahne…

Çocuk kızın elini tutuyor. Hemşire kızın düzenli bir ilaç kullanıp kullanmadığını soruyor. Çocuk “kullanıyor, göstereyim” diyor ağlayarak. Ama kızın elini bırakmak da istemiyor. Tek eliyle kızın çantasını açıyor, ters çevirip döküyor, lanet beyaz floresanın aydınlattığı ambulansın zeminine. O sırada işte, bir şişe düşüyor yere, kırılıyor. Hemşire ilaçları alıyor. Çocuk kafasını çantadan kaldırıp tekrar baktığında kızın koyu kahverengi gözlerini son kez açık görüyor. Tek bir sahne. Dünyanın en çirkin yerinin dünyanın en güzel kokusuyla titrediği o son karede çocuk, kıza son kez dokunuyor…

...asansörden çıktım, kapısında “kardiyoloji” yazan odaya girdim. “Kalbim düzensiz atıyor” diyerek şikayetimi anlattım. Doktor ekg istedi. “Bir şey rica edebilir miyim?” dedim. “Eğer yanılmıyorsam, buna sebep olan şeyi biliyorum. Tahlil odasına parfümümden biraz sıkabilir miyim?”

17 Şubat 2011 Perşembe

100 milyar borcum olsun

20 dakikadır izliyordum, gerçekten çok güzeldi. Hani eski şairler kadınların gözünü kaşını tasvir eden şiirler yazarmış ya; işte yeteneğim olsa, o an malzemem gerçekten kusursuzdu. Saçları dalgalıydı, kumraldı. Uzatmıyorum, oturduğumuz mekanın da, tanıdığım mekan sahibinin o güne kadar benim yanımda gördüklerinin de en güzeliydi.

Eğer bir ilişkiye dair tek kriter güzellik olsaydı, onun için en az 4 cinayet işlerdim. Ama işte yüce tanrı, kurban olduğum allah, ‘2 in 1’ yaomak istememişti anlaşılan karşımdaki eşsiz güzellik için. Evet, biraz uğraş versem yeni sevgilim olacak, gören herkesin “oha kıza bak, bi’ de yanındaki beter böceğe bak” şeklinde tepki vereceği kız, ne yazık ki Star Haber’in muzip muhabirinin sorduğu çok kolay soruları bilmeyen çok tatlı kızların aynısıydı. Yani evet, süper bir kıyafetti, bende çok spor duracaktı ve fakat ilk yıkamada boka dönecekti.

“Bu kadının saçları çok güzel yaa” dedi. Döndüm, televizyondaki araba kullanırken klip çeken kadına baktım. Saçları güzel mi anlamadım tam, koşan Messi gibi uçuyordu yeleleri, üstü açık araçta. Evet, dedim çok güzelmiş. Buluştuğumuzdan beri 3. saç konusuydu bu. Önce sınıf arkadaşı Ela’nın saçlarının çok güzel olduğundan, hele maşayla yapılırsa çok çok güzel olduğundan, sonra kendi saçlarının fönlü halinin nasıl olduğundan (fotoğraflar eşliğinde) bahsetmişti, şimdi de Messi gibi şarkıcıya kilitlenmiştik beraber.

“Şöyle bir sevgilim olsun, 100 milyar borcum olsun” minvalli cümleler kurduğum çok oldu. Çok klişe bir erkek muhabbetidir bu. Nerede birkaç erkek bir arada olsa, kendini 100 milyar borçlandırmaya yer arar çünkü. Kıza sorsan, “20 milyar verse şu angutla bile takılırım” der belki, kim bilir? Ama yok, erkeklerde bi’ engin gönüllülük var işte, büyük açıyor kapıyı. Cebinde 100 milyar olsa, 200 milyar der. Borç yiğidin kamçısı, ayrıca en güzel aşk zor olandır diye laf var. Borçlanmadan gelen aşkı n’apsın zengin?

Kendime bir orta türk kahvesi daha söyledim, o da karışık meyve suyu istedi. İçimden “şöyle bir sevgilim olmasın, 2 türk kahvesi, 1 kola, 1 karışık meyve suyu borcum olsun” dedim. Vazgeçmiştim. Tabi ki burada oturup bu kahveleri içene kadar, Ela’nın saçlarının maşa ile nasıl olduğundan bahsedene, Messi’nin şahane uçuşan saçlarından konuşana kadar farklı yollarla da denemiştim muhtemel sevgilimi ben. Star’ın muzip muhabiri kadar kolay olmasa da, birtakım soruların cevabını aramıştım kendisinde. Ne bileyim, “İsmet İnönü kimdir?” diye sorup “milli eğitim bakanımızdır” cevabını vermesini de beklemiyordum canım, o kadar da değil. Lan? Yok yok, o kadar değil. Mesela bir ilişkiden en büyük beklentisinin “mesajlaşırken bile özliyceem bi sevgili istiyorum yaaaaaaa” olması, “ben kuafördeyken yanımda oturup bana fikir verebilen bi erkek çok hoş oluuaarr” şeklinde düşünmesi, “bana istediği gibi karışsın, akıl versin sürekli, istediği her şeyi yaptırabilsin” cümlesini kurması –ki en tehlikelisi buydu. Sıfır özgünlük, bitik özgüven, aptal teslimiyet- benim kafamda bazı şeyleri oturtmuştu bile.

Eve döndüm, daha önce bir arkadaşımın verdiği, o an çok saçma bulduğum bir fikri düşünmeye başladım. “Kafanda bir kız yarat, onu ara” demişti. Önce dış görünüşünden başladım, saç manyağı kumral kıza çok benzettiğimi fark ettim, korkumdan beynini yaratırken içine ilk olarak şimdiki cumhurbaşkanımızın adı, İsmet Paşa, dağların kıyıya paralel uzanmasının ne demek olduğu falan gibi çok temel bilgiler kaydettim. Sonra Star’ın muzip muhabirinin fotoğrafını gösterip, “bunu görünce yine de kaç sen her ihtimale karşı” dedim. Ela’dan hiç bahsetmedim. Klipteki Messi’den de. Ayrıca, “saçların fönlüyken iğrenç çirkin oluyorsun” diye tüyo da verdim. Iq’sunu çift hanelerden kurtardıktan sonra onu daha çok sevdim.

10 Şubat 2011 Perşembe

ben şizofren değiliz.

Bana bir şeyler anlat, canım çok sıkılıyor…
Kendi kendime konuşurken konuya hep böyle girerim. En sevdiğim şey yalnız kalmak. Oldum olası sorumluluk almayı sevmedim ve yanımda biri varken, kim olursa olsun kendimi ona karşı sorumlu hissediyorum. Onunla bir şeyler yapmak zorundaymışım gibi geliyor, ilk cümleyi ben kurmalıymışım gibi, ilk oyunu ben başlatmalıymışım gibi, ilk sigarayı ben ikram etmeliymişim gibi, rakıyı ben doldurmalıymışım gibi, bira şişesinin kapağını çakmağımla ben açmalıymışım gibi…
Ama bak işte saatlerdir tek başımayım, içsesimle kendime verdiğim emirler dışında hiçbir ses yok, hiçbir sorumluluk yok, rakıyı doldururken “yeter mi bu kadar?” diye sorma derdim yok, tavla oynarken karşımdakini ölçmek; kapı mı almalıyım yoksa kaçmalı mıyım diye düşünmek, “ağzını şapırdatma desem ayıp olur mu” ya da “osurdu mu ne bok yedi lan ne biçim koktu” diye içimden geçirmek yok.
“Bana bir şeyler anlat” dedim kendi kendime…
- Ne anlatayım oğlum? Her şeyi biliyorsun zaten…
- Biliyorum evet, ama bazılarını sadece biliyorum. Hiç anlatmadın?
- Felsefe mi yapacaksın gece gece?
- Ne felsefesi?
- “Kendimize bile itiraf edemediğimiz şeyler” gibi zırvalar falan peşindesin?
- Korkuyorsun?
- Ne korkucam lan, korkulacak bi’ şey yok çocuk musun?
- Yok artık, bana da mı ulan?
- Ne sana da mı?
- Neyin gizemindesin oğlum, anlatsana işte.
- Tam olarak hangi konuyu?
- Konu yok işte, ne bizim sıkıntımız, anlatsana.
- Alkollüyüm. Pardon, alkollüyüz. Bu saatte kendi kendimin kafasını şişiremem.
- Sabah unuturum zaten, pardon unuturuz, anlat boşver.
- Çok reziliz biliyor musun?
- Niye?
- Öncelikle bu angut diyalogdan dolayı.
- Sonralıkla?
- Öyle bir kelime yok gerizekalı, bu kafayla bana dil bilgisi şovu yaptırma.
- Ukalalık etme, nedir diğer rezilliklerimiz?
- Ukalalık demişken, evet bazılarına göre ukalalığımız da bir rezillikmiş; söylüyorlar bazen. Bunun dışında, çok kararsızım. Kararsızız. Dengesiz bir bok olduk çıktık oğlum görmüyor musun? Komiklikle depresyonu bile karıştırıyoruz ulan artık. En kral esprilerimi sana yapıyorum artık yalnızken görmüyor musun? Eskiden yalnız kalınca duygusala falan bağlıyorduk ne güzel, bir boka benzemeyen ortak şiirler yazıyorduk, ne güzel şarkılar dinliyorduk, mis gibi içiyorduk, neye üzüleceğimizi neye sevineceğimizi biliyorduk, o akşam orada toplanmamızın (ikimizin, yani senle benim, yani benim) sebebini biliyorduk, sen bana “sigara yak” diye emir verdiğin an o sigarayı neden yaktığımızın farkındaydık, promilin zirvesinde neden sirtaki yaptığımızın, kimi sevdiğimizin, nesini sevdiğimizin, neden sevdiğimizin, aynı zamanda nesinden nefret ettiğimizin tamamen bilincindeydik. Senin bilinçaltı, benimse senin bir üstün olduğunu biliyorduk. Şimdi baksana, her şey birbirine girdi. Bir bira bitmeden önce ağlıyoruz, sonra kahkaha atıyoruz. Lan biri görse deli der, hatta biz de inanmaya başladık deli olduğumuza. Soruyorum sana, bana en son ne zaman o bir türlü unutamadığım, hala sevdiğimi iddia ettiğim efsane eski sevgilimi gösterdin rüyamda? Bilinçaltı bakmıyor muydu o işlere? N’oldun, sen de yalan oldun? Bilmiyoruz ki rüyamızda kimi görmek istediğimizi ikimiz de. Karar veremiyoruz ki seviyor muyuz tiksiniyor muyuz, dost muyuz düşman mıyız. Farkında değil misin 10 dakika içinde bir şeyi önce ne kadar isteyip, sonra nasıl hızla vazgeçiyoruz? Kör müsün, sigarayı bırakmaya karar verdikçe iki sigarayı arka arkaya hızlıca içiyoruz. İdealimiz var mı lan bi’ tane? Allah aşkına söylesene, aptal aptal dinleyeceğine bana ulaşmak istediğimiz tek bir şey söylesene.
- Rihanna?
- Ya siktir git hala makara yapıyorsun. Oğlum biz seninle ayrılmaya başladık lan. Millete bilinçaltı ne güzel oyunlar oynuyor, sende o bile yok. Benim aynım oldun lan. Oğlum insan bilinçaltına hükmedebilir mi? İnsanlar bunun için it gibi paralar harcayıp eğitimler alıyor, kitaplar okuyor, kişisel gelişim kurslarına gidiyor.
- E fena mı oğlum işte, bedavaya süper iş yapıyorsun sen.
- Lan gurursuz it! Marifet mi şimdi bu? Düz adam olduk ikimiz de oğlum düz! Niye böyle olduk biz?
- Ne bileyim lan, o hatun terk etti diye mi? Bence iyi oldu aslında, ama laf geçiremedik sana. Ondan sonra ben de böyle saldım valla, ne işim var. Şş biraz daha içsene lan şu biradan, 10 dakikadır içmiyorsun duruyor şişe orda, canım çekti.
- Yok içki falan. İbnelik etme konuş benimle. Şu olayı çözmeden bi’ gıdım alkol yok. Trilyonuz zaten ayrıca, bok iç daha ne içicen. Bi’ gün zaten öyle bi’ içicem ki, beynime kadar ne var ne yok alayını kusucam, siktir git sen de kanalizasyonda usta splinter’ın bilinçaltı ol.
- Kırıcı oluyorsun. Neyse, nasıl çözücez? Bi’ fikrin var mı?
- Hay sıçayım senin gibi bilinçaltının ağzına. Benden aptalsın lan sen. Hala kız terk etti bilmem ne diyorsun. Değil olum kızla falan ilgili değil. Bu boşluktan bahsediyorum ben. Kız boşluğu değil, 22 sene olacak nerdeyse, tanıyorsun beni artık. Neyin boşluğu bu usta? Niye böyle rutine bağladık? N’apmak lazım?
- Ya kadın dergisi rolü oynatma bana. Spora başla, sabahları portakal suyu iç, perdeni aç içeri güneş girsin, odun kır, en sevdiğin filmi tekrar izle, boğaza karşı çay iç. Bunu mu istiyorsun? Ne lan bu saçma sapan? Sen inanmazsın ki böyle şeylere. Biz inanmayız ki.
- Onlardan bahsetmiyorum. Hobi bul bana demiyorum. Bana öyle bi’ şey söyle ki, hayatın neden bu hale geldiğini anlayayım ve nasıl değiştireceğime bir anda karar verebileyim. Bilinçaltısın sen, harddisksin ulan, hatırla, önceden neden böyle değildi, şimdi neden böyle, n’oldu, n’apmalıyız?
- Büyüdük…
- Ne?
- Büyüdük işte. Önceden daha az şeye odaklanıyorduk ve onu çok iyi yürütebiliyorduk. Artık öyle değil, bir sürü ayrı şey var hayatımızda. Bölünmeye çalışıyoruz, beceremiyoruz.
- N’apıcaz? Artık böyle mi gidecek büyüdük diye?
- Hayır. Büyümemişiz gibi davranıcaz.
- Nasıl?
- Çocuk gibi gerizekalı olmıycaz tabi. Sadece olay şu ki, her boka bölünmek zorunda olmadığımıza karar vericez. Hatta şu an veriyoruz, bi’ aydınlanma oldu farkındaysan.
- Lan taşak geçiyorsun yine!?
- Hayır be gerizekalı. Bi’ şey geçmiyorum. Her şeye kafayı bölmek zorunda değiliz. Anlık takılmaca. Şu an okula gidiyorsak, okulu düşünüyoruz. Okuldan çıkıp eve gidiyorsak, eve gidince ne yapacağımızı düşünüyoruz. Kızla konuşuyorsak, “ilerde ne olur acaba” demiyoruz; o an ne hissediyorsak onu konuşuyoruz.
- Kız için iyi değil ama bu, bencilce? Sonra dengesiz diyorlar?
- Biraz bencillik iyidir evet, ama hayvan değilsin zaten, kızı normalde sevmiyorsan mesela, “seni seviyorum” deme kıza. Dengeyi de ayarlamak çok kolay. Her zaman ortaya yakın yerlerde takılıyoruz ki bi’ taraf çok ağırlaşmaya başladıysa tekrar ortaya koşup dengeyi yeniden sağlayabilelim. Emin olmadan öyle uçlaşmak yok yani. Anladın?
- Oha süper lan vay ibneee… Ee?
- Neyse, devam ediyorum; evdeysen mesela, annenle babanı düşüneceksin o an. Farkındaysan hayatımızın şu ana kadarki bölümünde bir tek ‘vicdan’ konusuna çare bulamadık. Bulmak da imkansız, vicdan hep olmalı. Vicdan giderse ondan sonrası çok tehlikeli. Vicdanı hep yaşatacaksın. Sonradan pişman olmak kötü bi’ şey, pişman olmayacağın şeyler yapacaksın. İşte bu yüzden anlık düşüneceksin. Baban “yanıma gel” dediyse, kalkıp gideceksin. Gitmezsen ertesi gün pişman olacaksın çünkü, vicdanın rahatsız olacak. Çok basit çok. Her şeyi anında düşüneceksin sadece.
- Peki seni piç kurusu, bu zamana kadar neden inek gibi sustun? Şimdi neden açıldı çenen?
- Bira istiyorum göt oğlanı bira!
- Şerefsiz. Neyse, keyfim yerine geldi. Hadi sağlığına.
- Sağlığına demişken, sen böyle ruh hastası gibi davranmaya devam edersen yakında karaciğerle falan da konuşmaya çalışırsın; yapma sakın.
- Yapar mıyım lan sence? Cami imamı gibi konuşur o ipne, “içki içme, yoruluyorum” falan diye zırlar. Rahat ol sen. Hadi çak.

ayrılık adisyonu

Masadaki telefonumun ışığını tekrar yakıp saate baktım. Tam 14 dakikadır hiç konuşmamıştım. O da çok konuşmuyordu aslında. Sadece ara sıra beni suçluyordu. “Her şeyi sen mahvettin, ben yaptıklarımdan pişman oldukça, toparlamaya çalıştıkça sen dağıtmaya başladın bu kez her şeyi” derken kaşının hemen üstündeki beni fark ettim. “Bu ne zamandan beri var yaa?” desem kızacaktı o yüzden suskunluğumu korumaya karar verdim. Fark edildiği üzere her şeyi ilk mahveden ben olmamıştım. O bozmuştu, ben de toparlamasına izin vermemiştim. Aslında karşı atak yapmak istedim bir ara, ama 16 dakikalık rekor suskunluğumu “bir bira daha alabilir miyim lütfen?” şeklinde bozarken 9. Birayı istediğimi fark edip, konuşmamamın daha makul bir fikir olduğunda karar kıldım. Tamamen birbirimizi hayatımızdan çıkarma amaçlı bu son buluşmamızı sarhoşluğumla taçlandırıp son dakikada ilişkideki tüm pozitif etkimi yıkmak istemezdim. Ki doğduğumdan beri her olayda, her fırsatta geliştirebildiğim tek yeteneğimin “haklıyken haksız duruma düşmek” olduğunu bile bile öne geçtiğim bu maçı ona vermeye niyetim yoktu bu kez.

Yeni biramdan bir yudum alırken tekrar gözlerini gözlerime dikti. Kaçırmak istedim, vazgeçtim. “he canım?” der gibi baktım, o da “bok iç pis alkolik, kime anlatıyorum ki ben!” der gibi baktı. Akabinde “seni hiç affetmeyeceğim” dedi ve anladım ki, ona göre bu maç berabere gidiyordu. Artık olaya el koymaya karar verdim. “Sen…” dedim ve ara verdim. Bu haliyle çok şairane oldu aslında ama ben ne söyleyeceğimi bilemediğim için verdim bu arayı elbette. Benim şiirsel aram uzayınca “ne ben!?” dedi. Uzun süredir sadece “bir”, “bira” ve “daha” kelimelerini kullandığım için diğer kelimeler biraz zorlayacaktı beni. En mallaştığım anda devam ettim cümleme:

-Sen bozdun her şeyi. Bu maç benim hakkım!

Cümlem biter bitmez içimden “maç ne lan, iyice gerizekalı olduk şimdi kızın gözünde” diye düşünüyordum ki cevap verdi:

-ama ben çok pişmanım…

Evet, enteresan bir şekilde maç angutluğuma takılmamıştı ve son şutumu da tutamayıp yere yatmıştı. Ben gol sevincimi yaşıyor, tribünlere öpücük atıyordum. Zihnim sahaya geri döndüğünde gözlerine baktım, ağlıyordu. Evet, bana sadece tek bir cümle kurma hakkı veren alkol duvarını utandırmamış ve ilginç bir şekilde intikam almıştım. Şimdi kendi sessizlik rekorumu kırmaya hazırdım. Arjantin bardağımı havaya kaldırdım ve yenisini bu kez konuşmadan istedim.

10. biramın ilişkimizin son buluşmasında hesaba nasıl yansıyacağını düşündüm. 70 lirası benim cezamdı adisyonumuzun. Sokakta çocuklarla içsem 30 lira bile ödemeyecektim ve dakikada 50-60 kelime kadar da konuşacaktım muhtemelen. Zarardaydım. Yani en azından bu akşam için zarardaydım. Yoksa bilmem kaç aylık bir ilişkinin bitişine tekabül eden bu anlarda, ilişkimizin adisyonunu gözden geçirdiğimde; en azından nihayet her şey bitebildiği için az da olsa kârdaydım.

Aslında her şey daha önce bitmişti zaten. Ama bu kez öncekiler gibi olmamıştı, pıt diye bitememişti her şey. Hep bir round eksik kalmış gibi geliyordu bu amansız savaşımızda. İlk yumruğu o atmıştı, ben de dinlenip dinlenip arada çakıyordum. Ama sanırım bunu da tam yapamıyordum. Zaten ilişki konusunda hiçbir zaman öyle aşırı yeteneğim olmadı. Aldatılmamayı bile beceremiyordum insan gibi. Arkadaş, insan kendini aldattırır mı? Kişi önce kendisine saygı duyacak değil mi?

Neyse.

Son buluşmamızı akşama doğru sakin olan, ama belli bir saatten sonra fazla yüksek sesle müzik çalan bir yere denk getirmemiz iyi olmuştu. Müzik abartana kadar hızlı hızlı içip, şimdi kafam güzelken rahat rahat mayışabiliyordum. Konuşmak zorunda da değildik, zira konuşmamız gereken bir şey kalmamıştı. Ben sahadan galip ayrılmıştım, çünkü rakibim ağlıyordu. Lady Gaga da insana sarhoşken inanılmaz güzel gelen sesiyle eşlik ediyordu ben ve eski sevgilimin tam bir kral tv klibi şeklinde cereyan eden sessiz ve ağlamalı iğrenç klibine: Ale-Ale-jandro Ale-Ale-jandro… Birazdan eski sevgilim kalkıp bana “i’m not your babe” diye bağıracak ve tokat atacakmış gibi hissettim, korktum. Neyse ki yapmadı. Yan masamızdaki iki kızın durmadan bizim masaya baktığını hissettim. “Vay, hemen kısmetim açılıyor demek ha” diye şımardım içimden kendi kendime. Sonra düşündüm hayır, bir masada bir erkek ve ağlayan bir kız varsa, halkımız bakar yani çok da tuhaf bir şey değil. Rahatsız oldum, yardımcı olmak istedim. Tam ben “neden ağlıyorsun?” diye soracakken o “biz çok farklıydık birbirimizden” dedi, sanki çok anormal bir şeymiş gibi. Ağlamayı bırakmıştı. Sanırım son bir karşı atak peşindeydi, en azından beraberliği kurtarmak istiyordu tekrar. “Zaten olmazdı, iyi oldu bitmesi” demeye getirecekti, biliyorum. “İşte o yüzden aşık olduk birbirimize zaten” diye cevap verdim, gözlerimi balık gibi devirerek hatta belerterek(göz belertmek ne demek bilmiyorum, ama o kadar göz hareketi içinde illa onu da yapmışımdır o an), ses tonum ve mimiklerimle “Ya hala neyi zorluyorsun ki?” ifadesi vermeye çalışıyordum. Ama o aptal gibi suratıma bakmaya devam etti. Allah allah, biraz daha mı konuşsam acaba, anlamadı mı ki ne demek istediğimi, diye düşündüm. Ya valla kusura bakmasın da, birlikteliğimizin son anlarında, ne söylesek altın harflerle yazılacak dakikalarda bu kadar düz bir cümle kurması aptallıktı. Yok yere farkı açacaktım maçta sırf onun stratejik hatası yüzünden. Keşke bira altlığındaki “Bira bu kapağın altındadır” yazısını falan yüksek sesle okusaydı da, böyle abuk bir atak yapmasaydı. Evet, farklıydık birbirimizden. Sevdiğimiz yemekler, filmler, ten renklerimiz, arkadaş çevremiz, birbirimizi sevme şeklimiz, tuttuğumuz takımlar(ilk kez itiraf ediyorum, hiçbir zaman fanatik Beşiktaşlı bir kızdan hoşlanmadım.), dilimiz(benimki biraz daha argoydu), hatta dinimiz(o deistti, ben biraz değişik), alışkanlıklarımız gibi bir çok yönden farklıydık biz. Bunları ona tekrar hatırlattım. Beklediğim gibi oldu, Issız Adam Alper gibi ağlamaya başladı karşımda “haağğ” diye bağıra bağıra. Hesabı istedim, masadan kalkarken yan masadaki kızları tekrar süzdüm, sanki kalkıp kızı dövmüşüm de ondan ağlamış gibi, ite bakarcasına bakıyorlardı bana. Dil çıkarmak istedim, “amaaaan düşme onların seviyesine Cihan yaa” dedim kendi kendime. Çıktık. Vapur iskelesinin hemen dibinde bir yer seçmemiz başarılıydı, yolda konuşmak zorunda da kalmadık. “Sen geçmiyor musun karşıya?” dedi. “Yok, burada işim var biraz” dedim. “Peki hoşça kal” dedi, “baybay” dedim, ayrıldık.

Telefonumu cebimden çıkarıp yakın bir arkadaşımı aradım, “mahallede misiniz, tamam, hadi. Bende para kalmadı çok, bira alsanıza geyik yaparız” dedim kapattım.

Mahallede çok sarhoş oldum. Yanlarında biraz ağlamışım, ertesi gün söylediler.

haddızatında ne alaka?

evet, şimdi insanlar girer girmez bakıcak yukarda "haddızatında" yazıyor, diycek ki: "ne alaka lan bu, nerden çıktı haddızatında falan, ayrıca bunun doğrusu hattızatında değil mi?"
birincisi, hayır efendim bunun doğrusu budur. araştırdık da biliyoruz herhalde.
ikincisi, efendim şimdi bu kelimeyi ben çok seviyorum. çok sık kullanmıyorum ama keşke kullanabilsem. hep unutuyorum lan. benim bildiğim kadarıyla haddızatında kelimesinin anlamı "bana göre, aslında, bence" gibi bir şey oluyor. bu yüzden de blog başlığı olarak gayet anlamlı geldi bana. yani neticede benim blogum bu, yazdığım her şey de bana göre.
gördün mü? çok ince anlamlar peşindeyim. hadi bakalım.